Diego Garcia’dan Pekin’e Nüfuz Savaşı

Bu yazıda uluslararası güç mücadelesinin en önemli aktörlerinden ABD ve Çin üzerine yoğunlaşarak ABD’nin Hindistan’a biçtiği role değinip genel bir çerçeve yazısı ortaya koymak niyetindeydim.

Bu minvalde ABD-Çin-Hindistan okumaları üçgeninde dolaşırken daha önceden kaleme alınacak yazılar listesine aldığım ancak fırsat bulamadığım İngiltere-ABD işbirliği neticesinde 21. yüzyılın sömürgecilik hareketlerine ışık tutacak Diego Garcia adası trajedisine bir belgesel filmden yola çıkarak değinmeye  karar verdim.

Afrika takımadaları ülkesi Mauritius, eski sömürgecisi Birleşik Krallık’a karşı toprak ve deniz uyuşmazlıkları konusunda geçen şubat ayında önemli bir hukuk zaferi kazandı.

Uluslararası Adalet Divanının 25 Şubat Pazartesi günü, İngiltere’nin Hint Okyanusu’nda bulunan Çagos Takımadaları’ nı Moritus’a iade etme tavsiye kararı, gözleri ABD’nin ülke sınırları dışındaki en büyük ABD askeri üssünün yer aldığı Diego Garcia adasına çevirdi.

Uluslararası Adalet Divanı (ICJ), İngiltere’nin Hint Okyanusu’nda küçük bir takım ada grubu olan Çagos Adaları’nın egemenliği iddiasını reddeden bu tavsiye kararında, İngiltere’nin söz konusu adaları eski Moritus kolonisinden yasadışı yollarla ayırdığına ve İngiltere’nin “mümkün olduğunca hızlı” bir şekilde bu adaların kontrolünü bırakması gerektiği tespitine yer verildi.

Moritus’un Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna 2017’de yaptığı başvuru sonrasında ortaya çıkan bu karar, Afrika’daki İngiliz sömürgeciliğinin son izlerine karşı önemli bir darbe olarak değerlendiriliyor.

 

YAZININ TAMAMI (PDF)

İran İslam Devriminin Kırkıncı Yılına Panoramik Bir Bakış

İran’da 1979 Şubat’ında gerçekleşen devrimin üzerinden kırk yıl geçti. Kırk yaş geleneksel kültürde olgunlaşma ve kemale erme yaşı olarak kabul edilir. Peki, kırk yılını geride bırakan İran devrimi için bir olgunlaşma ve kemale ermeden bahsetmek mümkün müdür? 14 yıllık sürgün hayatının sona ermesinin ardından İran’a dönen Ayetullah Humeyni karizmatik liderliğini kullanarak kısa sürede ideallerini gerçekleştirmek yolunda adımlar atmaya başladı. Liberal görüşleri ile tanınan Mehdi Bazergan 11 Şubat tarihinde geçici başbakan olarak göreve başladı.

1979 yılının Mart ayı sonunda gerçekleşen referandum sonucunda halk büyük bir oy oranı ile İslam Cumhuriyeti kurulmasına onay vermiştir. Anayasa taslak çalışmalarına başlanmış ve Haziran ayında ilk taslak hazırlanmıştır. Anayasa çalışmaları ekim ayına kadar devam etti ve velayet-i fakih sisteminin de içinde yer aldığı anayasa referanduma sunulmuş ve Aralık ayında yürürlüğe giren anayasa ile Ayetullah Humeyni İran’ın devrim rehberi olarak tespit edilmiştir. Bu arada devrim yanlısı öğrenciler ABD büyükelçiliği önünde protesto amacıyla elçilik binasını işgal ettiler. Geçici hükümetin başbakanı öğrencilerin bu hareketinin çok yanlış olduğu düşündüğünden İstifa etti. ABD ile İran arasındaki diplomatik ilişkilerin koptuğu bu işgal 444 gün sürmüştür. Ayetullah Humeyni tarafından övgü ile söz edilen işgal olayı ve elçilik personelinin tahliye edilmesinin ardından elçilik binası “Casus Yuvası” adı ile müzeye dönüştürülmüştür. Her yıl İşgalin yıldönümünde bir araya gelen devrim yanlıları ABD karşıtı gösteriler düzenlemektedirler. Ayetullah Humeyni’nin devrim lideri olarak belirlenmesinin ardından 1980 yılının ilk ayında Ebu’l Hasan Beni Sadr İran İslam Cumhuriyetinin ilk cumhurbaşkanı olarak seçildi. Aynı yıl milletvekili seçimleri de düzenlenmiştir.

 

YAZININ TAMAMI (PDF)

Rusya Federasyonu Dış Politika Karar Alma Mekanizması

21. yüzyıl küresel sisteminde politik, ekonomik ve askerî dinamiklerin süratle değişmesi, aynı zamanda küresel ve bölgesel güçlerin jeopolitik hedef ve ulusal çıkarlara öncelik tanımaları, uluslararası sistemi kestirilmesi güç bir hâle dönüştürmektedir. Özellikle Soğuk Savaş dönemi ve sonrasında tarihsel ağırlıklarını yeniden kazanmaya başlayan Çin ve Hindistan örneğinde olduğu gibi güç merkezlerinin doğuya doğru kaymasıyla tek kutuplu dünya düzeni çok kutuplu dünya düzenine doğru evirilmektedir. Son yıllardaki küresel boyutta yaşanan gelişmelerden, Amerika Birleşik Devletleri’nin devletler üzerindeki kontrol kabiliyetinin zayıflaması ile birlikte, Sovyetler Birliği’nin devamı olan Rusya ve Çin gibi devletler küresel ve bölgesel anlamda nüfuz alanlarına genişletmek için politikalar yürütmektedir.

Yeni oluşacak dünya düzeninde kendi güç ve konumunu kanıtlamayı amaçlayan devletlerin başında Rusya gelmektedir. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile süper güç statüsünü kaybeden Rusya, son on yılda izlediği dış ve güvenlik politikalarıyla eski konumuna ulaşmanın planlarını yapmaktadır. Bu nedenle de “yakın çevre“ ve “ulusal çıkar alanları“ gibi kavramlar geliştirerek nüfuz alanlarını yeniden belirlemekte ve diğer güçlerle de bu doğrultuda politik ve ekonomik ilişkiler kurmaktadır. Rusya’nın stratejik hedef ve önceliklerinin, ülke sınırlarına yakın ve uzak olan devletlerin Rusya ile ilişkilerindeki dış politikalarının şekillenmesinde etkisi önemlidir. Ancak Rusya’nın devlet yapılanması olarak kapalı bir anlayışa sahip olması, onun orta veya uzun vadede izleyeceği stratejileri analiz etmeyi zorlaştırmaktadır. Bu makalede Rusya Federasyonu dış politika karar alma mekanizması açıklanarak analiz edilmiştir.

YAZININ TAMAMI (PDF)

Rus Dış Politikasinin Rusya Ekonomisi Üzerindeki Etkileri

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsızlığını ilan eden Rusya Federasyonu, Soğuk Savaş sonrası yeni uluslararası siyaset arenasında farklı bir dış politika arayışı içerisindeydi. Bu dönemde büyük ekonomik problemlerle karşı karşıya kalan Rusya, dış politikada Batı ile ekonomik entegrasyonu hedeflemiş, siyasi olarak Batı ile işbirliği geliştirmeye çalışmıştır. Daha sonra salt Batıcı dış politika anlayışı, yerini SSCB mirasını sahiplenmek niyetinde olan daha etkin bir dış politika anlayışına bırakmıştır. Bu amaçla Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) kurulmuş ve eski SSCB ülkelerinin Moskova etrafında toplanmaları amaçlanmıştır. Fakat bu dönemde de Batı dünyası ile iyi ilişkiler devam etmiştir. Ancak 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesi, bu iyi ilişkilere vurulan ilk darbe olarak nitelendirilebilir. Daha sonra NATO’nun doğuya doğru genişlemesi ve eski SSCB cumhuriyetlerinde meydana gelen renkli devrimler Rusya ile Batı dünyasının arasını iyice açmıştır. Askerî, siyasi ve ekonomik olarak gücünü toplayan ve böylece bölgesel anlamda ciddi bir güç hâline gelen Rusya, NATO’nun doğuya doğru genişleme politikasına karşı cephe almış ve bu bağlamda askerî ve siyasi anlamda Batı ile çatışmaya başlamıştır. Bu çatışmalara örnek olarak 2008 yılında Güney Osetya’nın bağımsızlığı ilan etmesi ve Gürcistan’ın Güney Osetya’ya askerî olarak müdahale etmesiyle Gürcistan ile Rusya arasında çıkan savaş, 2014 yılında Ukrayna’da uzun süren gösteriler sonucunda Batı yanlısı bir yönetimin başa geçmesinden sonra Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ve 2015 yılında Rusya’nın Suriye iç savaşına müdahale etmesi gösterilebilir. Tüm bunlar hiç şüphesiz Rusya’nın ekonomisi üzerinde önemli etki yapmıştır. Ayrıca Rusya, bazı ülkelerin kendisine olan borçlarını ikili ilişkilerini iyileştirmek, bölgesel iş birliği oluşturmak veya ekonomik çıkarlarını korumak amacıyla silmiştir. Doğal olarak tüm bu politikaların siyasi etkilerinin bulunmasının yanında, Rusya’ya ekonomik etkileri de olmuştur. Bu çalışmada bu olaylar üzerinden, Rus dış politikasının Rusya’nın ekonomisi üzerindeki etkisi değerlendirilecektir.

 

YAZININ TAMAMI (PDF)

Ortaya Çıkışından Günümüze Rus Oligarklar

Rusya Federasyonu, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra pek çok alanda köklü değişiklikler yaşamıştır. Şüphesiz ki bunların başında da ekonomik alanda yapılan reformlar gelmektedir. Rusya Federasyonu’nun ilk başkanı Boris Yeltsin liderliğinde Rusya’yı Batı’ya entegre etmek amacıyla liberal ekonomik politikalar izlenmeye başlanmıştır. Kamu mallarının özelleştirilmesine dayanan bu politikaların sonucu olarak Rusya’da ekonomik etkisini bugün hala koruyan ve kendilerine “oligark” denilen aşırı zengin bir iş adamı grubu oluşmuştur. Bu makalede Rusya’da oligarkların ortaya çıkmasının nedenleri ele alınmış, onları ekonomik ve siyasi alanda daha da güçlendiren devlet politikalarına değinilmiştir. Ayrıca dönemin en meşhur oligarkları ile ilgili bilgiler verilmiş, ülkedeki siyasi ve ekonomik politikalara nasıl yön verdiklerine de değinilmiştir. Daha sonra 2000 yılında başlayan Vladimir Putin dönemi Rusya’sındaki oligarkların değişen statüleri ele alınmış ve son olarak da güncel durumlarıyla ilgili bilgi verilmiştir.

YAZININ TAMAMI (PDF)

Nisan 2019 Sonrası İsrail’in İşgal Jeopolitikası Nasıl Şekillenecek?

9 Nisan 2019’da gerçekleşen İsrail seçimleri, İsrail’deki sağcı toplumsal tabanın ilgisini çekmeye çalışan siyasetçilerin birbiriyle yarışan vaatlerine sahne oldu. Bunlardan İsrail’deki sağcı kesimin belki de en çok ilgisini çeken vaat, Binyamin Netanyahu’nun, İsrail’in elli yıldan fazladır işgal altında tuttuğu Batı Şeria’yı tamamen ilhak ederek topraklarına katacağı vaadiydi. Sadece sağcı çevrelerde değil uluslararası medya ve diplomatik kanallarda da oldukça dikkat çekti ve tepkilere neden oldu. Bunun popülist bir vaad mi olduğu yoksa Kudüs ve Golan’ın ABD’nin oldubittisiyle İsrail haritasına dahil edilmesinde olduğu gibi bir yolla ‘48 sınırlarının silgiyle silinip Batı Şeria’nın artık İsrail toprağı olarak ilan mı edileceği soruları zihinleri bir süre meşgul etti. Bu bağlamda İsrail’in Batı Şeria hususundaki pozisyonunun jeopolitik, askeri ve toplumsal veçhelerden değerlendirilmesi, genel seçimlerden beşinci defa galip çıkan Binyamin Netanyahu’nun neden Batı Şeria’yı ilhak edemeyeceği göstermek açısından önemlidir.

1967 yılından bu yana İsrail 1948 hattıyla Ürdün Nehri arasında yer alan Batı Şeria topraklarını işgal altında tutuyor. Ancak kendi durduğu yerden bunu bir işgal olarak değil daha çok “atalarının topraklarına bir dönüş” olarak görüyor ve bu bölgeyi kendi bürokratik sisteminde de “Yahuda ve Şomron” olarak adlandırıyor. Diğer yandan, idaresi tamamen Filistin Otoritesi’ne bırakılan büyük şehir merkezleri haricinde, bölgenin idaresi İsrail askeri yasaları üzerinden yürütülüyor. Bu çerçevede İsrail’i uluslararası hukuk çerçevesinde bağlayan Oslo Anlaşmaları olmasına rağmen, İsrail diğer pek çok mekanizmaya olduğu gibi Oslo Anlaşmaları’na da büyük bir ciddiyet atfetmeksizin Batı Şeria’daki statükoyu kendi lehine çevirmek için adım atmaktan çekinmiyor. Bu bağlamda İsrailli Yahudilerin Batı Şeria’da kurdukları ve genişlettikleri yerleşimler İsrail’in bu topraklar üzerindeki iddiasının en önemli göstergeleri. İsrail’in kurulmasına ve genişlemesine kesintisiz destek verdiği yerleşimlerden en büyüğünün Maale Adumim’in nüfusu 42.000’e yaklaşmış durumda. Şimdiye kadar İsrail tarafından şehir statüsü verilen dört yerleşimin toplam nüfusu 2017 rakamlarıyla 182.000’i geçmiş durumda. Bu “şehirler” diğer küçük yerleşimlerle birlikte İsrail’in yerel yönetimlere ayırdığı bütçenin dörtte birini de alıyor. Kendi başına siyasi bir blok olan Dindar-Siyonist Yahudilerin toplumsal dağılımda en yoğun olarak yaşadığı yerleşimler, İsrail’deki sağcı partilerin oy deposu konumunda. Binyamin Netanyahu’nun Batı Şeria’nın ilhakına yönelik vaadi de bu çerçevede anlaşılabilir.

 

YAZININ TAMAMI (PDF)

 

Türk-Rus Münasebetlerinde Yeni Dönem

XXI. yüzyılın başından itibaren hızla gelişen ve adeta “stratejik işbirliği” seviyesine çıkan Türk-Rus münasebetleri, 2015’te yaşanan uçak krizi dolayısıyla büyük zarar gördü.  Kriz sırasında Moskova’nın başlattığı yaptırımlar ve Kremlin’den yapılan sert açıklamalar, aslında gerginliğin kısa vadede sona ermeyeceğinin işareti olarak algılansa da 15 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye’de meydana gelen darbe girişimi sırasında Moskova’nın bu olayı kınayan ilk ülkelerden biri olması, bu süreçte Rus yetkililerinin Türk Hükümeti’nin yanında olduğunu açıklaması ve ardından Türk tarafının mektup diplomasisini başlatması, taraflar arasındaki işbirliğinin yeniden canlanmasını sağladı.

Tarafların krizi kısa sürede aşmalarının birkaç önemli sebebi vardır. Söz konusu sebeplerin başında tarafların kriz sırasında ekonomik alanda gördükleri zarar ve bu zarardan kurtulma çabası gelmektedir. Uçak krizi dolayısıyla Rusya’nın uyguladığı ambargo, yalnızca Türk ekonomisine zarar vermedi, bu ambargodan aynı ölçüde Rusya da olumsuz etkilendi. 2014 yılında yaklaşık 32 milyar Dolar olan iki ülke arasındaki ticaret hacminin 2016’nın ilk yarısında beş altı kat azalması da doğal olarak tek bir tarafı değil her iki ülkeyi de olumsuz etkiledi. Nitekim Moskova’nın Türkiye’den ithal ettiği sebze meyve, tekstil ürünleri, araba parçaları, vb. ürünlere ambargo koymasının Türk yetkililerinin açıklamalarına göre yıllık Türkiye’ye 8-9 milyar dolar zararı oldu. Kırım olayları dolayısıyla zaten Batı’nın ambargosu ile petrol fiyatlarının düşüşü ve buna bağlı olarak gelirlerinin azalması dolayısıyla ekonomik kriz ile karşı karşıya kalan Rusya, Türkiye ile de sorun yaşayınca iyice sıkıntı yaşamaya başladı. Sebze meyve ve Türkiye’den ithal edilen diğer ürünlerin fiyatı ve buna bağlı olarak enflasyon oranı arttı, Türkiye’den ithal edilen parçalarla üretimini sürdüren otomobil fabrikalarının bazıları kapandı. Dolayısıyla kısa süre içerisinde Ankara ile Moskova, iki ülke ekonomisinin birbirlerine önemli ölçüde karşılıklı olarak bağlı olduğu ve yaşanan krizden her ikisinin de önemli maddî kayıplara uğradığı sonucuna varmış olmalılar ki siyasi alandaki yumuşamaya paralel olarak ekonomik alandaki işbirliğini hızla geliştirmeye başladılar. Yine bu bağlamdatarafların anlaştıkları ve yıllardır üzerinde çalıştıkları Akkuyu Nükleer Santrali ve Türk Akımı Doğalgaz Boru Hattı gibi projelerin hayata geçirilmesi de Ankara ile Moskova için hem siyasi hem de ekonomik öneme sahip projelerdir. Dolayısıyla adı geçen projelerin arz ettiği önemin de krizin geride kalmasında payı büyüktür.

 

YAZININ TAMAMI (PDF)

İsrail’de Neoliberalizmin Seyri: Ekonomik Bağımlılık Olgusuna Bakışın Değişimi Üzerine Bir İnceleme

Kuruluş dönemde devletçi eksende şekillenen İsrail ekonomisi 1985 yılında doruğa ulaşan ekonomik krizin ardından köklü bir değişimden geçmiş ve bunun sonucunda küreselleşme trendine paralel neoliberal politikalar devreye sokulmuştur. Uzun yıllar dış yardıma bağımlı olarak kalkınan ve savunma ihtiyaçlarını gideren İsrail’in hangi iç ve dış şartlar altında ekonomisini disipline etme ve bağımlılığını azaltma ihtiyacı duyduğu bu makalede ele alınmıştır. Yüksek teknoloji ihracatını merkeze alan yeni ekonomik model birtakım toplumsal sonuçlar doğursa da İsrail, sağ popülizmin yükseldiği bu günlerde politika bağımsızlığı elde etme ve yeni pazarlara açılma suretiyle dayanıklılık ve esnekliğini her geçen gün artırmaktadır.

YAZININ TAMAMI (PDF)

ABD’deki Yahudi Lobilerinin Analizi: Tarihsel Gelişimi ve Temel Dinamikleri

Günümüz modern devletin karar alma mekanizmaları gün geçtikçe daha çok karmaşıklaşmış ve bu sürece birçok devletdışı farklı etmenin de dahil olmasıyla karmaşık bir yapı haline gelmiştir. Nitekim demokrasinin getirdiği bu karmaşıklaştırılmış ve birçok aktörün de dahil edildiği karar alma mekanizmasının en önemli ayaklarından birisi de lobicilik faaliyetleridir. Çıkar grupları olarak da bilinen bu lobiler bir devletin, topluluğun veya ekonomik olarak örgütlenmiş olan toplulukların çıkarlarını kanun yapıcıları ikna ederek kendi istekleri doğrultusunda ilgili kanunu etkilemeyi amaçlamaktadır. Enerji şirketleri, işçi sendikaları, azınlık topluluklar vs gibi aktörler kendi varlıklarını ve çıkarlarını olumsuz yönden etkileyeceğini düşündükleri vakit hükümet organlarına gerek medyatik gerekse finansal ve politik yönden baskı yaparak ilgili düzenlemenin seyrini değiştirmeye çalışırlar. Her ne kadar ülkemizde yasal olarak lobicilik faaliyeti olmasa da meslek odaları, sendikalar, azınlık dernekleri, şirket toplulukları gibi hükümet dışı aktörler karar alma mekanizmasına gerektiği yerde etki edebilmektedir. Bundan dolayı lobicilik, belirli amaçlar doğrultusunda karar alma mekanizmalarına etki etmek için oluşturulmuş çıkar gruplarının faaliyetleridir denebilir.

Lobicilik faaliyetinin ilk isimlendirildiği ve karar alma mekanizması içinde güçlü bir konumda bulunduğu yer ise Amerika Birleşik Devletleri’dir. Federal devletin kesin bir şekilde kurulduğu ve başkan-meclis-yargı erklerinin oturtulduğu cumhuriyet döneminde lobicilik faaliyetleri bu üç erkin çıkmaza girdiği yerlerde dışardan müdaheleyle aracılık yapan ve kararlarının hızlı bir şekilde çıkmasına uğraşıp kimi zaman kendisinin müdahil olduğu konularda onlarsız karar alınamayan dördüncü erk konumuna gelmiştir. Halihazırda lobicilik kanunu ile gelen resmi olarak tanınma sürecine kadar bu faaliyetler eski bağlantılarından ve işin inceliklerine vakıf olduklarından emekli senatörler, diplomatlar ve bürokratlar tarafından icra ediliyordu. Fakat 1946’da çıkan Lobicilik Faaliyetlerini Düzenleme Yasası (Federal Regulation of Lobbying Act-FRLA) ile birlikte bu lobilerin senatoya ve temsilciler meclisine kaydedilmeleri ve 3 ayda bir bu faaliyetlerinin mali gider tablosunu açıklamaları sağlanmıştır. (Yıldırım, 1994)

Lobicilik faaliyetleri ve amaçları itibariyle birçok kola ayrılmaktadır. Siyasi, ekonomik ve etnik diye basitçe ayırabileceğimiz bu kolların en etkilisi ve konsolide olanı etnik lobiciliktir. Bu lobilerin amacı kendi asıl vatanlarının çıkarlarına uygun olarak Amerikan politikasına şekil vermektir. Bunların başında ise Yahudi, Ermeni ve Yunan lobileri gelmektedir. Ermeni ve Yunan lobilerine kıyasla daha geniş imkanlara sahip ve devlet organlarını etkilemesi bakımdan daha güçlü olan Yahudi lobisi ise, her ne kadar kendi içinde farklı fikirleri destekleyen çeşitli lobilere sahip olsa da, konu İsrail’e geldiğinde genel olarak birlikte hareket edebilmektedirler.

YAZININ TAMAMI (PDF)

Tapınak Hareketlerinin İdeolojik Temelleri ve Artan Popülaritesi

Dindar-Siyonist Yahudilerin benimsediği Yahudilik anlatısında mabet kavramı önemli bir yer tutar.  Öyle ki dini ritüellerin bir kısmı yalnızca mabedin yeniden inşasına dair umudu anlatan dualardan ibarettir. Ancak mabedin Yahudi toplumundaki karşılığı tarihin her döneminde aynı olmamıştır. Yahudi toplumunun geçirdiği tarihi süreç boyunca mabedin toplum psikolojisindeki anlamı ve yeri sosyal ve siyasal atmosfere göre değişkenlik göstermiştir.

Günümüzde İsrail-Filistin çatışmasının temelinde yer alan Kudüs ve Harem-i Şerif bölgesinin siyasi uzlaşı sonucu belirlenen statüsü, dini referanslı bazı hareketlerin faaliyetleriyle delinmeye çalışılmaktadır. Kendi içinde fraksiyonlara ayrılmış olmakla beraber genel olarak Tapınak Hareketleri olarak isimlendirilen bu oluşumların toplum ve devlet nazarındaki meşruiyetleri son yirmi yılda büyük bir artış göstermiştir. Din temelli söylemleri son dönemde seküler alanda da karşılık bulan bu gruplar ve faaliyetleri, son dönemde yükseliş trendi gösteren Harem-i Şerif bölgesindeki krizlerin temel faktörü olarak görülebilir. Bu hareketleri anlamak açısından da Dindar-Siyonistlerin tapınak söylemini anlamak oldukça elzemdir.

Bu makalemizde mabet fenomeninin Yahudi tarihinin farklı dönemlerinde neye tekabül ettiğini ve özellikle 1967’deki Altı Gün Savaşları sonrası değişen perspektifin arka planını ve bu bağlamda tapınakçı hareketlerin temel ideolojilerini ve etkilerini inceleyeceğiz.

YAZININ TAMAMI (PDF)