Hindistan-NewDelhi

Srinagar, Kashmir
Srinagar, Kashmir

Babür İmparatoru Şah Cihanın yaptırdığı bahçeden bir kare.

Babür İmparatoru Şah Cihanın yaptırdığı bahçeden bir kare.

Agra, India
Agra, India

Agra Fort içerindeki Şah Cihanın yaptırdığı muazzam bir mescid.

Agra Fort içerindeki Şah Cihanın yaptırdığı muazzam bir mescid.

Agra, India
Agra, India

Agra Fort içerisindeki Taj Mahal seyir yeri, Mümtaz Mahal_in ölümünden sonra Şah Cihanın buradan ölümüne kadar Taj Mahali seyrettiği söylenir.

Agra Fort içerisindeki Taj Mahal seyir yeri, Mümtaz Mahal_in ölümünden sonra Şah Cihanın buradan ölümüne kadar Taj Mahali seyrettiği söylenir.

Agra, India | Taj Mahal
Agra, India | Taj Mahal

Agra, India | Taj Mahal
Agra, India | Taj Mahal

Goa, India
Goa, India

Goa, India
Goa, India

Arap Denizi kıyısında güneşin batışı ve biz.

Arap Denizi kıyısında güneşin batışı ve biz.

Humayun's Tomb
Humayun's Tomb

Jaipur, India
Jaipur, India

Amer Fort, Ganesh Kapısındaki hindu sanatı.

Amer Fort, Ganesh Kapısındaki hindu sanatı.

Jaipur, India
Jaipur, India

Hindu stili ve mimarisiyle inşaa edilen Amer Fort, Ganesh Gate.

Hindu stili ve mimarisiyle inşaa edilen Amer Fort, Ganesh Gate.

New Delhi, India
New Delhi, India

Kubbe Minar, Hat Sanatının muhteşem ihtişamı.

Kubbe Minar, Hat Sanatının muhteşem ihtişamı.

New Delhi, India
New Delhi, India

Kubbe Minar, Hat Sanatının muhteşem ihtişamı.

Kubbe Minar, Hat Sanatının muhteşem ihtişamı.

New Delhi, India
New Delhi, India

Kubbe Minar, Hat Sanatının muhteşem ihtişamı.

Kubbe Minar, Hat Sanatının muhteşem ihtişamı.

New Delhi, India
New Delhi, India

Kubbe Minar manzarası

Kubbe Minar manzarası

Lotus Temple
Lotus Temple

Lucknow, India
Lucknow, India

Bara İmambara kompleksi, Muhteşem Babür mimarisiyle Asfi camii manzarası.

Bara İmambara kompleksi, Muhteşem Babür mimarisiyle Asfi camii manzarası.

NewDelhi, India
NewDelhi, India

Nigeen Gölü
Nigeen Gölü

Pahalgam, Kashmir
Pahalgam, Kashmir

Pahalgam, Kashmir
Pahalgam, Kashmir

Dağ ve Akarsu Manzarası, Aru Vadisi

Dağ ve Akarsu Manzarası, Aru Vadisi

Varanasi, India
Varanasi, India

Varanasi, India
Varanasi, India

Varanasi, India
Varanasi, India

Kutsal olarak kabul edilen Ganj nehrinde yıkanan hindular.

Kutsal olarak kabul edilen Ganj nehrinde yıkanan hindular.

Varanasi, India
Varanasi, India

Hinduların ölüleri yakma noktalarından bir tanesi, Kutsal Ganj nehri kıyısı

Hinduların ölüleri yakma noktalarından bir tanesi, Kutsal Ganj nehri kıyısı

Varanasi, India
Varanasi, India

Ganj nehri kıyısında bir Hindu tapınağı

Ganj nehri kıyısında bir Hindu tapınağı

Taj Mahal
Taj Mahal

Srinagar, Kashmir
Srinagar, Kashmir

Nigeen Gölü sandal gezisi

Nigeen Gölü sandal gezisi

Srinagar, Kashmir
Srinagar, Kashmir

Nigeen Gölü sandal gezisi

Nigeen Gölü sandal gezisi

Srinagar, Kashmir
Srinagar, Kashmir

Babür Bahçesinden bir kare

Babür Bahçesinden bir kare

Srinagar, Kashmir
Srinagar, Kashmir

Nigeen Gölü kenarında görkemli Himalaya dağlarının görüntüsü

Nigeen Gölü kenarında görkemli Himalaya dağlarının görüntüsü

Srinagar, Kashmir
Srinagar, Kashmir

Çok büyük bir ustalık ve sabır isteyen el işlemesi Keşmir halılarının yapımından bir kare

Çok büyük bir ustalık ve sabır isteyen el işlemesi Keşmir halılarının yapımından bir kare

Varanasi, India
Varanasi, India

Baranas Hindu Üniversitesinin içindeki bir Hindu tapınağının önünde bir kare

Baranas Hindu Üniversitesinin içindeki bir Hindu tapınağının önünde bir kare

Çin-Shanghai

Çin Seddi
Çin Seddi

Çin Seddi’nin Mutianyu bölümünün yapımına 6.yy’ın ortalarında Kuzey Qi hanedanlığı döneminde başlanmış ve Ming Hanedanlığı döneminde General Xu Da gözetiminde inşasına devam edilip bugünkü halini almıştır. Bu bölüm, Çin Seddi’nin bugüne kadar en iyi korunmuş bölümlerindendir. Bu bölüm, başkenti ve imparatorluk mezarlarını kuzeyden gelen tehditlere karşı korumak için yapılmıştır.

Çin Seddi’nin Mutianyu bölümünün yapımına 6.yy’ın ortalarında Kuzey Qi hanedanlığı döneminde başlanmış ve Ming Hanedanlığı döneminde General Xu Da gözetiminde inşasına devam edilip bugünkü halini almıştır. Bu bölüm, Çin Seddi’nin bugüne kadar en iyi korunmuş bölümlerindendir. Bu bölüm, başkenti ve imparatorluk mezarlarını kuzeyden gelen tehditlere karşı korumak için yapılmıştır.

Çin Seddi
Çin Seddi

Çin Seddi’nin Mutianyu bölümünün yapımına 6.yy’ın ortalarında Kuzey Qi hanedanlığı döneminde başlanmış ve Ming Hanedanlığı döneminde General Xu Da gözetiminde inşasına devam edilip bugünkü halini almıştır. Bu bölüm, Çin Seddi’nin bugüne kadar en iyi korunmuş bölümlerindendir. Bu bölüm, başkenti ve imparatorluk mezarlarını kuzeyden gelen tehditlere karşı korumak için yapılmıştır.

Çin Seddi’nin Mutianyu bölümünün yapımına 6.yy’ın ortalarında Kuzey Qi hanedanlığı döneminde başlanmış ve Ming Hanedanlığı döneminde General Xu Da gözetiminde inşasına devam edilip bugünkü halini almıştır. Bu bölüm, Çin Seddi’nin bugüne kadar en iyi korunmuş bölümlerindendir. Bu bölüm, başkenti ve imparatorluk mezarlarını kuzeyden gelen tehditlere karşı korumak için yapılmıştır.

Çin Seddi
Çin Seddi

Çin Seddi’nin Mutianyu bölümünün yapımına 6.yy’ın ortalarında Kuzey Qi hanedanlığı döneminde başlanmış ve Ming Hanedanlığı döneminde General Xu Da gözetiminde inşasına devam edilip bugünkü halini almıştır. Bu bölüm, Çin Seddi’nin bugüne kadar en iyi korunmuş bölümlerindendir. Bu bölüm, başkenti ve imparatorluk mezarlarını kuzeyden gelen tehditlere karşı korumak için yapılmıştır.

Çin Seddi’nin Mutianyu bölümünün yapımına 6.yy’ın ortalarında Kuzey Qi hanedanlığı döneminde başlanmış ve Ming Hanedanlığı döneminde General Xu Da gözetiminde inşasına devam edilip bugünkü halini almıştır. Bu bölüm, Çin Seddi’nin bugüne kadar en iyi korunmuş bölümlerindendir. Bu bölüm, başkenti ve imparatorluk mezarlarını kuzeyden gelen tehditlere karşı korumak için yapılmıştır.

Çin Seddi
Çin Seddi

Çin Seddi’nin Mutianyu bölümünün yapımına 6.yy’ın ortalarında Kuzey Qi hanedanlığı döneminde başlanmış ve Ming Hanedanlığı döneminde General Xu Da gözetiminde inşasına devam edilip bugünkü halini almıştır. Bu bölüm, Çin Seddi’nin bugüne kadar en iyi korunmuş bölümlerindendir. Bu bölüm, başkenti ve imparatorluk mezarlarını kuzeyden gelen tehditlere karşı korumak için yapılmıştır.

Çin Seddi’nin Mutianyu bölümünün yapımına 6.yy’ın ortalarında Kuzey Qi hanedanlığı döneminde başlanmış ve Ming Hanedanlığı döneminde General Xu Da gözetiminde inşasına devam edilip bugünkü halini almıştır. Bu bölüm, Çin Seddi’nin bugüne kadar en iyi korunmuş bölümlerindendir. Bu bölüm, başkenti ve imparatorluk mezarlarını kuzeyden gelen tehditlere karşı korumak için yapılmıştır.

Çin Seddi
Çin Seddi

Çin Seddi’nin Mutianyu bölümünün yapımına 6.yy’ın ortalarında Kuzey Qi hanedanlığı döneminde başlanmış ve Ming Hanedanlığı döneminde General Xu Da gözetiminde inşasına devam edilip bugünkü halini almıştır. Bu bölüm, Çin Seddi’nin bugüne kadar en iyi korunmuş bölümlerindendir. Bu bölüm, başkenti ve imparatorluk mezarlarını kuzeyden gelen tehditlere karşı korumak için yapılmıştır.

Çin Seddi’nin Mutianyu bölümünün yapımına 6.yy’ın ortalarında Kuzey Qi hanedanlığı döneminde başlanmış ve Ming Hanedanlığı döneminde General Xu Da gözetiminde inşasına devam edilip bugünkü halini almıştır. Bu bölüm, Çin Seddi’nin bugüne kadar en iyi korunmuş bölümlerindendir. Bu bölüm, başkenti ve imparatorluk mezarlarını kuzeyden gelen tehditlere karşı korumak için yapılmıştır.

Büyük Halk Salonu
Büyük Halk Salonu

Çin Halk Cumhuriyeti’nin 10. yıldönümünde açılan ’10 Büyük Yapı’ dan biri olan Büyük Halk Salonu (Great Hall of People) gönüllüler ve inşaat işçileri tarafından 10 ayda tamamlanmıştır. Bina yılda iki toplantıya ev sahipliği yapmaktadır: Çin Ulusal Halk Kongresi ve Çin Halkı Danışma Konferansı. Diğer zamanlarda ise bina ziyarete açıktır.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin 10. yıldönümünde açılan ’10 Büyük Yapı’ dan biri olan Büyük Halk Salonu (Great Hall of People) gönüllüler ve inşaat işçileri tarafından 10 ayda tamamlanmıştır. Bina yılda iki toplantıya ev sahipliği yapmaktadır: Çin Ulusal Halk Kongresi ve Çin Halkı Danışma Konferansı. Diğer zamanlarda ise bina ziyarete açıktır.

Büyük Halk Salonu
Büyük Halk Salonu

Çin Halk Cumhuriyeti’nin 10. yıldönümünde açılan ’10 Büyük Yapı’ dan biri olan Büyük Halk Salonu (Great Hall of People) gönüllüler ve inşaat işçileri tarafından 10 ayda tamamlanmıştır. Bina yılda iki toplantıya ev sahipliği yapmaktadır: Çin Ulusal Halk Kongresi ve Çin Halkı Danışma Konferansı. Diğer zamanlarda ise bina ziyarete açıktır.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin 10. yıldönümünde açılan ’10 Büyük Yapı’ dan biri olan Büyük Halk Salonu (Great Hall of People) gönüllüler ve inşaat işçileri tarafından 10 ayda tamamlanmıştır. Bina yılda iki toplantıya ev sahipliği yapmaktadır: Çin Ulusal Halk Kongresi ve Çin Halkı Danışma Konferansı. Diğer zamanlarda ise bina ziyarete açıktır.

Büyük Halk Salonu
Büyük Halk Salonu

Çin Halk Cumhuriyeti’nin 10. yıldönümünde açılan ’10 Büyük Yapı’ dan biri olan Büyük Halk Salonu (Great Hall of People) gönüllüler ve inşaat işçileri tarafından 10 ayda tamamlanmıştır. Bina yılda iki toplantıya ev sahipliği yapmaktadır: Çin Ulusal Halk Kongresi ve Çin Halkı Danışma Konferansı. Diğer zamanlarda ise bina ziyarete açıktır.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin 10. yıldönümünde açılan ’10 Büyük Yapı’ dan biri olan Büyük Halk Salonu (Great Hall of People) gönüllüler ve inşaat işçileri tarafından 10 ayda tamamlanmıştır. Bina yılda iki toplantıya ev sahipliği yapmaktadır: Çin Ulusal Halk Kongresi ve Çin Halkı Danışma Konferansı. Diğer zamanlarda ise bina ziyarete açıktır.

Shanghai Hangzhou
Shanghai Hangzhou

Shanghai Hangzhou Yuefei
Shanghai Hangzhou Yuefei

Shanghai Hangzhou Yuefei
Shanghai Hangzhou Yuefei

Shanghai Yeşim Buda Tapınağı
Shanghai Yeşim Buda Tapınağı

1882 yılında Burma’dan getirilen 1.95 metre yüksekliğinde 3 ton ağırlığındaki Yeşim’den yapılmış iki tane Buda heykeli ile kurulmuştur.

1882 yılında Burma’dan getirilen 1.95 metre yüksekliğinde 3 ton ağırlığındaki Yeşim’den yapılmış iki tane Buda heykeli ile kurulmuştur.

Shanghai Yeşim Buda Tapınağı
Shanghai Yeşim Buda Tapınağı

1882 yılında Burma’dan getirilen 1.95 metre yüksekliğinde 3 ton ağırlığındaki Yeşim’den yapılmış iki tane Buda heykeli ile kurulmuştur.

1882 yılında Burma’dan getirilen 1.95 metre yüksekliğinde 3 ton ağırlığındaki Yeşim’den yapılmış iki tane Buda heykeli ile kurulmuştur.

Jing’an Tapınağı
Jing’an Tapınağı

Tapınak, 247 yılında Wu Krallığında inşa edilmiştir. İlk inşa edildiğinde Suzhou Deresi’nin kenarında olan tapınak, 1216 yılında Song Hanedanlığı tarafından günümüzdeki yerine taşınmıştır. Şu anki tapınak ise Qing Hanedanlığı döneminde tekrar inşa edillmiş ancak Kültür Devrimi sırasında tapınak plastik fabrikası olarak kullanılmıştır. 1983 yılında tekrar yenilenmiş ve tapınak olarak hizmet vermeye başlamıştır.

Tapınak, 247 yılında Wu Krallığında inşa edilmiştir. İlk inşa edildiğinde Suzhou Deresi’nin kenarında olan tapınak, 1216 yılında Song Hanedanlığı tarafından günümüzdeki yerine taşınmıştır. Şu anki tapınak ise Qing Hanedanlığı döneminde tekrar inşa edillmiş ancak Kültür Devrimi sırasında tapınak plastik fabrikası olarak kullanılmıştır. 1983 yılında tekrar yenilenmiş ve tapınak olarak hizmet vermeye başlamıştır.

Jing’an Tapınağı
Jing’an Tapınağı

Tapınak, 247 yılında Wu Krallığında inşa edilmiştir. İlk inşa edildiğinde Suzhou Deresi’nin kenarında olan tapınak, 1216 yılında Song Hanedanlığı tarafından günümüzdeki yerine taşınmıştır. Şu anki tapınak ise Qing Hanedanlığı döneminde tekrar inşa edillmiş ancak Kültür Devrimi sırasında tapınak plastik fabrikası olarak kullanılmıştır. 1983 yılında tekrar yenilenmiş ve tapınak olarak hizmet vermeye başlamıştır.

Tapınak, 247 yılında Wu Krallığında inşa edilmiştir. İlk inşa edildiğinde Suzhou Deresi’nin kenarında olan tapınak, 1216 yılında Song Hanedanlığı tarafından günümüzdeki yerine taşınmıştır. Şu anki tapınak ise Qing Hanedanlığı döneminde tekrar inşa edillmiş ancak Kültür Devrimi sırasında tapınak plastik fabrikası olarak kullanılmıştır. 1983 yılında tekrar yenilenmiş ve tapınak olarak hizmet vermeye başlamıştır.

Jing’an Tapınağı
Jing’an Tapınağı

Tapınak, 247 yılında Wu Krallığında inşa edilmiştir. İlk inşa edildiğinde Suzhou Deresi’nin kenarında olan tapınak, 1216 yılında Song Hanedanlığı tarafından günümüzdeki yerine taşınmıştır. Şu anki tapınak ise Qing Hanedanlığı döneminde tekrar inşa edillmiş ancak Kültür Devrimi sırasında tapınak plastik fabrikası olarak kullanılmıştır. 1983 yılında tekrar yenilenmiş ve tapınak olarak hizmet vermeye başlamıştır.

Tapınak, 247 yılında Wu Krallığında inşa edilmiştir. İlk inşa edildiğinde Suzhou Deresi’nin kenarında olan tapınak, 1216 yılında Song Hanedanlığı tarafından günümüzdeki yerine taşınmıştır. Şu anki tapınak ise Qing Hanedanlığı döneminde tekrar inşa edillmiş ancak Kültür Devrimi sırasında tapınak plastik fabrikası olarak kullanılmıştır. 1983 yılında tekrar yenilenmiş ve tapınak olarak hizmet vermeye başlamıştır.

Jing’an Tapınağı
Jing’an Tapınağı

Tapınak, 247 yılında Wu Krallığında inşa edilmiştir. İlk inşa edildiğinde Suzhou Deresi’nin kenarında olan tapınak, 1216 yılında Song Hanedanlığı tarafından günümüzdeki yerine taşınmıştır. Şu anki tapınak ise Qing Hanedanlığı döneminde tekrar inşa edillmiş ancak Kültür Devrimi sırasında tapınak plastik fabrikası olarak kullanılmıştır. 1983 yılında tekrar yenilenmiş ve tapınak olarak hizmet vermeye başlamıştır.

Tapınak, 247 yılında Wu Krallığında inşa edilmiştir. İlk inşa edildiğinde Suzhou Deresi’nin kenarında olan tapınak, 1216 yılında Song Hanedanlığı tarafından günümüzdeki yerine taşınmıştır. Şu anki tapınak ise Qing Hanedanlığı döneminde tekrar inşa edillmiş ancak Kültür Devrimi sırasında tapınak plastik fabrikası olarak kullanılmıştır. 1983 yılında tekrar yenilenmiş ve tapınak olarak hizmet vermeye başlamıştır.

Shanghai Nanjing Sun Yat Sen Mozolesi
Shanghai Nanjing Sun Yat Sen Mozolesi

Mozole, Nanjing’de bulunan Zijin Dağı’nda bulunmaktadır. Mozolenin yapımına 1926 yılında başlanmış ve yapımı 3 yıl sürmüştür. ‘Modern Çin’in Atası’ olarak kabul edilen Dr. Sun Yat-Sen, Qing hükümetine karşı savaşmış ve 1911 devriminden sonra monarşiyi sonlandırıp Çin Cumhuriyeti’ni (the Republic of China) kurmuştur.

Mozole, Nanjing’de bulunan Zijin Dağı’nda bulunmaktadır. Mozolenin yapımına 1926 yılında başlanmış ve yapımı 3 yıl sürmüştür. ‘Modern Çin’in Atası’ olarak kabul edilen Dr. Sun Yat-Sen, Qing hükümetine karşı savaşmış ve 1911 devriminden sonra monarşiyi sonlandırıp Çin Cumhuriyeti’ni (the Republic of China) kurmuştur.

Shanghai Nanjing Sun Yat Sen Mozolesi
Shanghai Nanjing Sun Yat Sen Mozolesi

Mozole, Nanjing’de bulunan Zijin Dağı’nda bulunmaktadır. Mozolenin yapımına 1926 yılında başlanmış ve yapımı 3 yıl sürmüştür. ‘Modern Çin’in Atası’ olarak kabul edilen Dr. Sun Yat-Sen, Qing hükümetine karşı savaşmış ve 1911 devriminden sonra monarşiyi sonlandırıp Çin Cumhuriyeti’ni (the Republic of China) kurmuştur.

Mozole, Nanjing’de bulunan Zijin Dağı’nda bulunmaktadır. Mozolenin yapımına 1926 yılında başlanmış ve yapımı 3 yıl sürmüştür. ‘Modern Çin’in Atası’ olarak kabul edilen Dr. Sun Yat-Sen, Qing hükümetine karşı savaşmış ve 1911 devriminden sonra monarşiyi sonlandırıp Çin Cumhuriyeti’ni (the Republic of China) kurmuştur.

Shanghai Nanjing Sun Yat Sen Mozolesi
Shanghai Nanjing Sun Yat Sen Mozolesi

Mozole, Nanjing’de bulunan Zijin Dağı’nda bulunmaktadır. Mozolenin yapımına 1926 yılında başlanmış ve yapımı 3 yıl sürmüştür. ‘Modern Çin’in Atası’ olarak kabul edilen Dr. Sun Yat-Sen, Qing hükümetine karşı savaşmış ve 1911 devriminden sonra monarşiyi sonlandırıp Çin Cumhuriyeti’ni (the Republic of China) kurmuştur.

Mozole, Nanjing’de bulunan Zijin Dağı’nda bulunmaktadır. Mozolenin yapımına 1926 yılında başlanmış ve yapımı 3 yıl sürmüştür. ‘Modern Çin’in Atası’ olarak kabul edilen Dr. Sun Yat-Sen, Qing hükümetine karşı savaşmış ve 1911 devriminden sonra monarşiyi sonlandırıp Çin Cumhuriyeti’ni (the Republic of China) kurmuştur.

Shanghai Nanjing Sun Yat Sen Mozolesi
Shanghai Nanjing Sun Yat Sen Mozolesi

Mozole, Nanjing’de bulunan Zijin Dağı’nda bulunmaktadır. Mozolenin yapımına 1926 yılında başlanmış ve yapımı 3 yıl sürmüştür. ‘Modern Çin’in Atası’ olarak kabul edilen Dr. Sun Yat-Sen, Qing hükümetine karşı savaşmış ve 1911 devriminden sonra monarşiyi sonlandırıp Çin Cumhuriyeti’ni (the Republic of China) kurmuştur.

Mozole, Nanjing’de bulunan Zijin Dağı’nda bulunmaktadır. Mozolenin yapımına 1926 yılında başlanmış ve yapımı 3 yıl sürmüştür. ‘Modern Çin’in Atası’ olarak kabul edilen Dr. Sun Yat-Sen, Qing hükümetine karşı savaşmış ve 1911 devriminden sonra monarşiyi sonlandırıp Çin Cumhuriyeti’ni (the Republic of China) kurmuştur.

Shanghai Ziyaret
Shanghai Ziyaret

Genel başkanımız İsmail Emanet ve Genel başkan yardımcımız Enes Eminoğlu, öğrencilerimizi Şanghay kentinde ziyaret etmişlerdir.

Genel başkanımız İsmail Emanet ve Genel başkan yardımcımız Enes Eminoğlu, öğrencilerimizi Şanghay kentinde ziyaret etmişlerdir.

Shanghai Ziyaret
Shanghai Ziyaret

Genel başkanımız İsmail Emanet ve Genel başkan yardımcımız Enes Eminoğlu, öğrencilerimizi Şanghay kentinde ziyaret etmişlerdir.

Genel başkanımız İsmail Emanet ve Genel başkan yardımcımız Enes Eminoğlu, öğrencilerimizi Şanghay kentinde ziyaret etmişlerdir.

Shanghai Tower
Shanghai Tower

Şanghay Kulesi (Çince: 上海中心大厦) Çin'in Şanghay şehrinde yer alan 632 metre uzunluğundaki 127 katlı gökdelen. Bu özelliği ile dünyanın en yüksek ikinci binası ve en yüksek üçüncü yapısı konumundadır. Ayrıca dünyanın bir bina veya yapıda bulunan en yüksek gözetleme güvertesi ile dünyanın en hızlı asansörüne sahiptir.

Şanghay Kulesi (Çince: 上海中心大厦) Çin'in Şanghay şehrinde yer alan 632 metre uzunluğundaki 127 katlı gökdelen. Bu özelliği ile dünyanın en yüksek ikinci binası ve en yüksek üçüncü yapısı konumundadır. Ayrıca dünyanın bir bina veya yapıda bulunan en yüksek gözetleme güvertesi ile dünyanın en hızlı asansörüne sahiptir.

Jin Mao Tower ve Shanghai Tower
Jin Mao Tower ve Shanghai Tower

Jin Mao Kulesi (Çince: 金茂大厦, Pinyin: Jīnmào Dàshà, görkemli altın bina) Çin'in finans merkezi olan Şanghay'de yer almaktadır. 421 metre yüksekliğe sahip ve 88 kattan oluşmaktadır. Çin Halk Cumhuriyetinin yapıldığında en yüksek gökdeleniydi. 1994'te başlayan inşa 1998 yılında tamamlanmıştır. Şu an dünyanın en yüksek 11. gökdelenidir. Şanghay Kulesi (Çince: 上海中心大厦) Çin'in Şanghay şehrinde yer alan 632 metre uzunluğundaki 127 katlı gökdelen. Bu özelliği ile dünyanın en yüksek ikinci binası ve en yüksek üçüncü yapısı konumundadır. Ayrıca dünyanın bir bina veya yapıda bulunan en yüksek gözetleme güvertesi ile dünyanın en hızlı asansörüne sahiptir.

Jin Mao Kulesi (Çince: 金茂大厦, Pinyin: Jīnmào Dàshà, görkemli altın bina) Çin'in finans merkezi olan Şanghay'de yer almaktadır. 421 metre yüksekliğe sahip ve 88 kattan oluşmaktadır. Çin Halk Cumhuriyetinin yapıldığında en yüksek gökdeleniydi. 1994'te başlayan inşa 1998 yılında tamamlanmıştır. Şu an dünyanın en yüksek 11. gökdelenidir. Şanghay Kulesi (Çince: 上海中心大厦) Çin'in Şanghay şehrinde yer alan 632 metre uzunluğundaki 127 katlı gökdelen. Bu özelliği ile dünyanın en yüksek ikinci binası ve en yüksek üçüncü yapısı konumundadır. Ayrıca dünyanın bir bina veya yapıda bulunan en yüksek gözetleme güvertesi ile dünyanın en hızlı asansörüne sahiptir.

Shanghai The Bund
Shanghai The Bund

The Bund (Çince: 外滩; pinyin: Wàitān; "Dış Sahil"), Çin'in Şanghay kentinin merkezinde bulunan bir rıhtım bölgesidir. Bölge, Huangpu semtinin doğusundaki Huangpu Nehri'nin batı kıyısı boyunca uzanan eski Şanghay Uluslararası Yerleşimi içerisinde bulunan Zhongshan Caddesi'nin bir bölümünün merkezinde yer almaktadır. Karşısında nehir boyunca yer alan Pudong semtindeki Lujiazui'nin modern gökdelenleri gözükmektedir. Bund genellikle yolun bu bölümündeki binalar ve rıhtımlara ve aynı zamanda komşu bölgeler için de kullanılır. Bund Şanghay'daki en ünlü turistik mekanlarından biridir. Bölgedeki binaların yükseklikleri yasayla sınırlandırılmıştır.

The Bund (Çince: 外滩; pinyin: Wàitān; "Dış Sahil"), Çin'in Şanghay kentinin merkezinde bulunan bir rıhtım bölgesidir. Bölge, Huangpu semtinin doğusundaki Huangpu Nehri'nin batı kıyısı boyunca uzanan eski Şanghay Uluslararası Yerleşimi içerisinde bulunan Zhongshan Caddesi'nin bir bölümünün merkezinde yer almaktadır. Karşısında nehir boyunca yer alan Pudong semtindeki Lujiazui'nin modern gökdelenleri gözükmektedir. Bund genellikle yolun bu bölümündeki binalar ve rıhtımlara ve aynı zamanda komşu bölgeler için de kullanılır. Bund Şanghay'daki en ünlü turistik mekanlarından biridir. Bölgedeki binaların yükseklikleri yasayla sınırlandırılmıştır.

Shanghai The Bund
Shanghai The Bund

The Bund (Çince: 外滩; pinyin: Wàitān; "Dış Sahil"), Çin'in Şanghay kentinin merkezinde bulunan bir rıhtım bölgesidir. Bölge, Huangpu semtinin doğusundaki Huangpu Nehri'nin batı kıyısı boyunca uzanan eski Şanghay Uluslararası Yerleşimi içerisinde bulunan Zhongshan Caddesi'nin bir bölümünün merkezinde yer almaktadır. Karşısında nehir boyunca yer alan Pudong semtindeki Lujiazui'nin modern gökdelenleri gözükmektedir. Bund genellikle yolun bu bölümündeki binalar ve rıhtımlara ve aynı zamanda komşu bölgeler için de kullanılır. Bund Şanghay'daki en ünlü turistik mekanlarından biridir. Bölgedeki binaların yükseklikleri yasayla sınırlandırılmıştır.

The Bund (Çince: 外滩; pinyin: Wàitān; "Dış Sahil"), Çin'in Şanghay kentinin merkezinde bulunan bir rıhtım bölgesidir. Bölge, Huangpu semtinin doğusundaki Huangpu Nehri'nin batı kıyısı boyunca uzanan eski Şanghay Uluslararası Yerleşimi içerisinde bulunan Zhongshan Caddesi'nin bir bölümünün merkezinde yer almaktadır. Karşısında nehir boyunca yer alan Pudong semtindeki Lujiazui'nin modern gökdelenleri gözükmektedir. Bund genellikle yolun bu bölümündeki binalar ve rıhtımlara ve aynı zamanda komşu bölgeler için de kullanılır. Bund Şanghay'daki en ünlü turistik mekanlarından biridir. Bölgedeki binaların yükseklikleri yasayla sınırlandırılmıştır.

Shanghai The Bund
Shanghai The Bund

The Bund (Çince: 外滩; pinyin: Wàitān; "Dış Sahil"), Çin'in Şanghay kentinin merkezinde bulunan bir rıhtım bölgesidir. Bölge, Huangpu semtinin doğusundaki Huangpu Nehri'nin batı kıyısı boyunca uzanan eski Şanghay Uluslararası Yerleşimi içerisinde bulunan Zhongshan Caddesi'nin bir bölümünün merkezinde yer almaktadır. Karşısında nehir boyunca yer alan Pudong semtindeki Lujiazui'nin modern gökdelenleri gözükmektedir. Bund genellikle yolun bu bölümündeki binalar ve rıhtımlara ve aynı zamanda komşu bölgeler için de kullanılır. Bund Şanghay'daki en ünlü turistik mekanlarından biridir. Bölgedeki binaların yükseklikleri yasayla sınırlandırılmıştır.

The Bund (Çince: 外滩; pinyin: Wàitān; "Dış Sahil"), Çin'in Şanghay kentinin merkezinde bulunan bir rıhtım bölgesidir. Bölge, Huangpu semtinin doğusundaki Huangpu Nehri'nin batı kıyısı boyunca uzanan eski Şanghay Uluslararası Yerleşimi içerisinde bulunan Zhongshan Caddesi'nin bir bölümünün merkezinde yer almaktadır. Karşısında nehir boyunca yer alan Pudong semtindeki Lujiazui'nin modern gökdelenleri gözükmektedir. Bund genellikle yolun bu bölümündeki binalar ve rıhtımlara ve aynı zamanda komşu bölgeler için de kullanılır. Bund Şanghay'daki en ünlü turistik mekanlarından biridir. Bölgedeki binaların yükseklikleri yasayla sınırlandırılmıştır.

Jin Mao Tower
Jin Mao Tower

Jin Mao Kulesi (Çince: 金茂大厦, Pinyin: Jīnmào Dàshà, görkemli altın bina) Çin'in finans merkezi olan Şanghay'de yer almaktadır. 421 metre yüksekliğe sahip ve 88 kattan oluşmaktadır. Çin Halk Cumhuriyetinin yapıldığında en yüksek gökdeleniydi. 1994'te başlayan inşa 1998 yılında tamamlanmıştır. Şu an dünyanın en yüksek 11. gökdelenidir.

Jin Mao Kulesi (Çince: 金茂大厦, Pinyin: Jīnmào Dàshà, görkemli altın bina) Çin'in finans merkezi olan Şanghay'de yer almaktadır. 421 metre yüksekliğe sahip ve 88 kattan oluşmaktadır. Çin Halk Cumhuriyetinin yapıldığında en yüksek gökdeleniydi. 1994'te başlayan inşa 1998 yılında tamamlanmıştır. Şu an dünyanın en yüksek 11. gökdelenidir.

Rusya Raporu – Ahmed Selim Turan

Rusya Federasyonu, kurulduğu tarihten bu yana, gerek Osmanlı İmparatorluğu döneminde gerek daha sonra Türkiye Cumhuriyeti döneminde yakın ilişkilerde bulunduğumuz en önemli komsularımızdan biridir. Bu yakın komşuluğun bir sonucu olarak da ilişkilerimiz  dönem dönem iyi dönem dönem kötü olsa da mutlak bir şekilde devam edecektir. Bu yüzden Rusya’yı bilmek, Rusya’yı anlamak ülkemiz adına vazgeçilmezdir.

Seyahatimizin 6 haftasını geçirdiğimiz St. Petersburg yaklaşık 5 milyon nüfusa sahiptir. Avrupa’nın en büyük 4. şehridir. Büyük Petro tarafından 1703 yılında, ülkedeki bütün işçiler toplandıktan sonra, “bataklık doldurularak” inşa edilen şehir, yaklaşık 200 sene boyunca Rusya’ya başkentlik yapmıştır.

Şehrin göze çarpan özelliklerinden bahsedecek olursak. Petersburg’daki binaların mimarisi tam bir Avrupa şehrini andırıyor. Bu nedenle, Petersburg’un neden “Rusya’nın Avrupa’ya açılan kapısı” olarak isimlendirildiğini çok rahat bir şekilde anlayabiliyorsunuz.  Petersburg’un özellikle merkezindeki yapıların tamamı bir şekilde korunmuş. Bunu gözlemlemek harika. Dünya savaşları geçirmiş bir şehrin, özellikle 2. Dünya Savaşı’nda yoğun bir kuşatma altında kalan bir şehrin bu şekilde korunduğunu görmek büyük bir saygı ve hayranlık duymama neden oldu.

Petersburg’un merkezindeki yapılar 1700’lerde nasılsa bugün de aynı şekilde. Devasa binalar neredeyse hiç yok. Caddeler ve sokaklar çok geniş, ferah. Şehirde yükselti hiç yok. Bu yüzden bisiklet ya da paten kullanımı çok yaygın. İnsanlar işlerine ya da okullarına bisikletleriyle çok rahat bir şekilde gidebiliyorlar. Trafik neredeyse hiç yok. Özellikle İstanbul’un karışıklığına alışmış biri olarak benim için cennet gibi geldi diyebilirim. St. Petersburg’a gittiğimizde “beyaz geceler” dönemindeydik. Günün yaklaşık 18 saati gökyüzü aydınlıktı. Bu da benim açımdan değişik bir tecrübe oldu.

Petersburg’da şehir yapılanması çok düzenli. Caddeler ve sokaklar geniş. Çok temiz. Yolda herhangi bir çöp vs görme durumu yok. Şehirde oldukça yeterli oranda yeşil alan var. Özellikle merkezden uzaklaştıkça yerleşim yerlerinin yeşillikler arasında kaldığını belirtmem gerekir.

St. Petersburg’da birçok tarihi ve turistik yeri gezme fırsatımız oldu. Şehirde çok fazla sayıda katedral, saray, park ve müze gibi turistik alanlar mevcut. Bundan dolayı şehrin özellikle yaz aylarında fazla derecede turist çektiğini söylememiz mümkün. Turistlerin büyük çoğunluğunu Asya bölgesinden gelen insanlar oluşturuyor. Özellikle Çin’den gelen turistler, Rusya’nın turist ihtiyacının büyük bir bölümünü karşılıyor diyebiliriz. Örneğin, gittiğimiz dil kursunda öğrencilerin yarıdan fazlası Çinli’ydi. İki ülke arasındaki ilişkilerin ne kadar yakın olduğunu buradan da anlayabiliriz.

Rusya’da, özellikle Moskova’da, metro kullanımı çok yaygın. Moskova’da harika bir metro var. Mükemmeliyet derecesine ulaşmış diyebilirim. Bu yüzden insanlar ulaşım için çoğunlukla metroları kullanıyorlar. Moskova’da her istikamette dakikada bir metro gelecek şekilde harika bir yeraltı ulaşım düzeni var. Petersburg’da bu süre 2 dakikayı bulabiliyor. Rusya’da kaldığımız şehirlerin bu açıdan gelişmiş olduklarını söylemek gerekir. Ulaşımla ilgili bir diğer konu ise, Rusya Federasyonu’nun jeopolitik özelliklerinin bir sonucu olarak, akaryakıtın ucuz olması. Bu yüzden de taksi ücretleri ülkemize göre neredeyse yarı fiyatına. Bu da bizim için olumlu bir gelişme oldu.

1 Hafta vakit geçirdiğimiz Moskova ile ilgili de gözlemlerimi paylaşmalıyım. Moskova Rusya’nın metropol şehri. Nüfusu yaklaşık 12 milyon. Bunun sonucu olarak farklı şehirlerden ve ülkelerden iş imkanı için gelen insanların fazla olduğunu gözlemledim. Kültürel olarak ise tam bir Rus şehri. Petersburg’un Avrupai bir şehir olduğunu belirtmiştim. Moskova ise tam tersi. Rus kültürünün odak noktası. Petersburg’a göre çok daha renkli bir şehir. Farklı etnik yapıdan insanlar görmek mümkün. Moskova’da gezerken adım başı şarkı çalan dans eden insanları görebilirsiniz. Özellikle alt geçitler adeta bu iş için tasarlanmış gibi. Özellikle gençlerde yoğun bir sanat/müzik ilgisi olduğunu gördüm. Aslında sadece müzik değil, tek başına tiyatro performansı sergileyen insanlar görmek de mümkün. Bu açıdan, Moskova halkının daha hareketli olduğunu söyleyebilirim. Bir diğer konu ise Moskova’da da yeşil alanların, ormanların çok fazla olduğu. Şehrin sadece belirli yerlerinde değil, her yerinde sık ağaçlara parklara rastlayabilirsiniz. Bu da yeşile verdikleri önemi gösteriyor. Gerçekten takdire şayan.

Ruslardan ve toplum yapısından bahsetmek gerekirse, yaklaşıl 2 aylık gezim boyunca hiçbir zaman biriyle sorun yaşamadım. İnsanlar birbirine saygılı. Başkalarıyla çok fazla ilgilenmiyorlar. Ama gereğinde de çok yardımseverler. Toplumda alkol tüketimi oldukça fazla. Ama bundan dolayı çevreye herhangi bir zarar verme durumları yok. Bir diğer dikkat çeken konu ise kadınların çalışma hayatındaki etkinlikleri. Daha çok bilek gücüne ihtiyaç duyulan işlerde azımsanmayacak derecede kadın işçi olduğunu söylemeliyim. Bir diğer nokta ise Rusya’da İngilizce bilen kişi sayısının çok az olduğu. Gençler nispeten İngilizceye karşı ilgili fakat orta yaş ve üstü halk İngilizce bilmiyor. Bu durum da Rusça bilmeyen biri için büyük bir sıkıntı oluşturabilir.

Rusya Raporu- Abdüsselam Başarır

RUSYA HAKKINDA GEZİ VE GÖZLEM YAZISI

Rusya’ya THY uçağı ile geldik. Bizimle aynı uçakta gelen yolcuların çoğu Rus yolculardı. Uçuşumuz 3 saat 20 dk sürdü. Uçak Petersburg Pulkovo havalimanına indiğinde bütün Rus yolcular alkışladı. Geçen yıl Belarus’ indiğimizde de aynı durum olmuştu.Bu Ruslar için bir çeşit gelenek galiba çünkü Trükiye dönüşümüzde de yine Rus yolcular alkış tuttu. Pulkovo havalimanında indiğimizde yabancıları ayrı bir gümrük sırasına aldılar. Bizim pasaportlarımızı resmen mikroskopla incelediler. Ayrıca Türkiyedeki havalimanındaki pasaport gümrük memurundan farklı olarak her memurun etrafı korunaklı bir kabini var. Kontrolleri o kabin içindeki memur yapıyor. Ayrıca ilginç olan ir şey de gümrük memurlarının tamamına yakını kadındı. Daha Rusya’ya adım atar atmaz kadınların iş hayatındaki varlığı kendini hissettiriyordu. Bizim bir arkadaş gümrük memuru ile konuşma sırasında 6 kişi Türkiye’den Rusça eğitimi için geldiğimizi söyleyince oradaki memur bir görevliyi çağırıp Üniversiteyi aramışlar. Ve kendilerine Türkiye’den 6 kişilik bir öğrenci grubunun gelip gelmediğini sorarak öğrendiler. Böyle bir durumun Türkiye’de olabileceğini düşünemiyorum bile. Devletin yabancılara yönelik güvenlik konularında oldukça kısıtlayıcı ve paranoyak olduğunu düşünüyorum. Sonraki birkaç durum da bunu göstergesi olacaktır. Havalimanında Türkiye’ye nazaran çok daha uzun süren gümrük pasaport kontrolünden sonra çıkış yaptık. Bu arada Yabancılar yanlarında en fazla 10 bin dolar nakit para ile giriş yapabiliyor. Bu miktardan fazlasıyla giriş yapandan sınırda vergi alıyor olabilirler. Bunu kesin olarak bilmiyorum. Taksi tutmak için bize ruble gerekeceği için havalimanında gördüğümüz ilk exchange bürosundan 100 dolar bozduk. Sonradan fark ettik ki 1 doları şehirdeki bir bankadan 59-60 rubleye bozabilecekken 47 rubleye bozmuşuz. Üstelik havaalanı içinde yurt dışı yolcu geliş yerinde bir tane banka şubesinden uygun kurdan dolar bozdurulabiliyormuş. Ev sahibi ile iletişim için kendime bir adet sim kart aldım. Petersburgta en çok kullanılan Gsm operatörü MTC olduğu için ve de havalimanında şubesi olamdıı için diğer arkadaşlara kart almayı şehir merkezine varışa erteledim. Havalimanı çıkışı taksi ararken ve de okula vaktinde kayıt için yetişme telaşı bizi kaplamışken her kafadan da ses çıkarken üzerlerinde iki ‘’offical taksi’’ yazan taksici gördük. Normalde önceden internet üzerinden yaptığım araştırmada şehir merkezine giden normal bir taksi ortalama 1200 ruble alıyordu. Ama tam da fiyatlardan da emin olmadığımız için bu iki taksiciye 4000 ruble üzerinden anlaştık. Okula vaktinde yetişemeyeceğimizi anlayınca eve gitmeye karar verdik. Ben ev sahibi Olga’yı arayıp eve geleceğimiz bize anahtar teslimi için evin önünde bizi karşılamasını söyledik.

Bu arada taksici ile biraz konuştum. Meğerse sadece taksicilik yapmıyormuş ayrıca Çin’den mal getirip internet üzerinden de satıyormuş. Ayrıca tatil için de Türkiye’de Marmaris’te bulunmuş. Eve varınca taksiciler okul ile ev arası ekstra mesafe için bizden ekstradan 1000 ruble daha koparmaya çalıştılar. Bunun üzerinde zaten kendilerinin pahalıya getirdiğini yanımızda o kadar ruble olamadığını söyleyip onlarla tartıştık. Biz direttikçe onlar da diretti sonra bizi polis çağırmakla tehdit etti. Biz de daha fazla uğraşmamak için 700 ruble kadar verdik. Onları gönderdik. Sonradan öğrendik ki aslında Uber taksi ve Yandeks taksi saatlere göre değişmekle beraber havalimanı ve tuttuğumuz ev arasında ortalama 800 ruble kadar alıyormuş diğer taksi firmaları da 1200 ruble civarında. Bunu öğrendikten sonra o taksicilerden yediğimiz kazığın acısı daha da derinleşti bende. Ömür boyu unutacağımı sanmıyorum. Bu sebeple taksi ihtiyacımız olduğu zaman daima Uber ile yolculuk yaptık. Hava alanına dönüşü de Uber ile yaptık. Eve geldiğimizde bizi Olga’nın yardımcısı Larisa diye 40’lı yaşlarda bir kadın karşıladı. Evde çoğu şey beklediğimiz gibiydi. Ama tek sorun mutfakta tezgah ve lavabo olmayışıydı. Halbuki resimlerde mutfakta lavabo görünüyordu. Larisa’ya lavabo olmadığını bütün evdeki tek lavabonun banyo lavabosu olduğunu söyledim. Bulaşıkları yıkamanın sorun olacağını söyledim. Zaten buşlaşıklar için banyo lavabsunu göstermesine ve sorunu anlamaması beni sinir etti.  Mecbur kaldığımız için yine de evi tuttuk. Kira sözleşmesi imzalattı. Sözleşmeyi ben imzaladım. Bir de Rusya’ya giriş yaptıktan sonra 24 saat içinde yer bildirim kaydı yapmak gerekiyormuş. Bizim için kişi başı 1000 ruble karşılığında kaydımızı yapacaklarını söyledi. Biz de okulun belki de bizim için yapacağını söyleyip bizim için yarına kadar mühlet istedim. Tabi haklı çıktım. Üniversite bizim kaydımızı yapıyormuş. Daha önceden yer bildirimi için verilen süre 1 hafta imiş. Ama 2017 Fifa Konfederasyonlar Kupası nedeniyle bunu bir güvenlik önlemi olarak 1 güne düşürmüşler. Ayrıca bu yer bildirimi yapılan kişiye polise vs istediğinde göstermesi için ‘registration card’ adlı bir kağıt veriyorlarmış. Daha sonra bankadan döviz bozduracağımız sırada da bu kağıdı bize sordular. Ayrıca bizden vereceği iki ev anahtarı karşılığında sonradan geri vermek üzere 5000 ruble istedi. Bir nevi depozito olarak. Sonraki gün ödeyip ikinci anahtarı öyle aldım kendisinden. Yerleşmeye ilk önce Türkiye’den getirdiğimiz kahvaltılık malzemeler ile başladık. Ev tozlu olduğu için temizlemek gerekiyordu. Sonra herkese MTC sim kart aldık. Rusya’da mobil paket tarifeleri Türkiye’ye nazaran oldukça ucuz. Örneğin 10 gb internet MTC ‘liler ile sınırsız kunuşma diğer hatlar ile 600 dk aylık 400 ruble(yaklaşık 24 TL). Ordan metro durağına herkese aylık kart almak için geçtik. Aylık otobüs, tramvay, troleybüs sınırsız metro 70 binişlik kartı kişi başı 2900 rubleye aldık.

Ayrıca bütün ulaşım araçaları belli süreye has olarak sınırsız olan 1, 3, 5, 7, 15 günlük akpiller de vaar. Sadece Tramvay, Otobüs ve Troleybüsün bir arada olduğu metronun dahil olmadığı kartlar da var. Bu kartları alanlar metro için 45 rublelik jeton alıyor. Öğrencilere yönelik akpil indirimi de sadece 1 Eylülde okullar açıldıktan sonra başlıyormuş. Yani öğrenciler yazın öğrenci kartı indiriminden faydalanamıyor. Sonuç olarak bizdekine nazaran çok fazla akpil çeşidi var. Market alışverşine çıktığımızda ürün fiyatlarını inceleme şansımız oldu. Öncelikle sebze ve meyveler Türkiye’dekine nazaran daha pahalı. Hele domates gerçekten pahalı. Türkiye’ye nazaran en ucuz meyve muz. Meyve olarak muzu bolca tükettik. Et ürünleri de Türkiye’ye kıyasla ucuz dana etinin kilosu 30-35 TL civarında. İthal kozmetik ve gıda ürünleri Türkiye’ye kıyasla daha pahalı. Alkol ve sigara fiyatları ise Türkiye’ye kıyasla çok ucuz. Alkol lokantalarda fiyat listesinde meyve suyundan daha ucuz. Bira 2013 yılına kadar Rusya’da alkollü içecek olarak değerlendirilmedi. Ondan öncesinde yasal olarak alkollü içecek sayılmıyormuş bile. Ayrıca yapılan bir araştırmaya göre Ruslar ortalama olarak yıllık 18 litre alkol tüketiyormuş. Bu rakam uzmanların tehlike olarak gördüğü sınırın 2 katına eşit. Her yıl alkole bağlı olarak 500 binden fazla ölüm yaşanmakta. Rus insanlarının %25’i 55 yaşına gelmeden ölüyor. Bunun nedeni olarak vodka görülüyor. Rusya’da kadın nüfusu erkek nüfusundan yaklaşık 9 milyon daha fazla. Sebebi erkeklerin kadınlardan erken ölmesi. Büyük ihtimalle de bunu başlıca sebebi erkeklerin daha fazla alkol içmesidir. Alışveriş yaptığımız marketin adı Perekrestok’tu. Sonradan öğrendik ki Petersburg ve Özellikle Moskova’da birçok şubesi olan geniş bir market ağıyımış. Ürün çeşit yelpazesi ve fiyatları diğer yerlere nazaran idealdi. Bundan sonraki alışverişlerimizi de bu marketten yaptık. Eve temizlik malzemelerimiz de alıp döndük. Baştan aşağı evi güzelce temizleyip düzenledik. Hemen ertesi gün sabah erkenden kaydımızı verilen süre içinde yapabilmek için okula gittik. Okul yürüyerek evden 25-30 dk mesafede idi. En kısa şekilde 12 dk yürüme ve 8 dk otobüs ile gidebiliyorduk. Bu da 20 dk demekti. Okula her birimizin pasaport sayfalarının ve Rusya vizesi ile birlikte gümrükte bize verilen göçmen kartının fotokopisini verdik. Fotokopiyi okul içindeki parayla çalışan bir fotokopi makinesinden kendimiz çektik. Sonrada oturduğumuz adresi söyledik. Böylece üniversite bizim yer bildirim kaydımızı yaptı. Normalde önceden üniversite bize altı haftalık kurs üzerinden ücret alınmadığını kurların aylık olarak verildiği için de 7 hafta da eğitim alsak da bizden 2 aylık ücret talep edeceklerini söylemişti. Ama onlarla konuşup 7 hafta üzerinden toplu ödeme yapacağımızı söyledim. Onlar da kursu o şekilde ayarladı. Bu yüzden kişi başı 8875 ruble eğitim parası cebimizde kaldı.  Bu da toplamda 62.125 ruble yani 3 bin 700 TL civarı bir para yapıyor. Ayrıca kurs bitiminden sonra 3 iş günü içinde Rusya sınırlarını terk etmeliymişiz.

Sonra da seviyelerimizi öğrenmek ve ona göre bizi sınıflara yerleştirmek için bize 100 soruluk bir sınav yaptılar. Sınav sorularını biz ikinci sınıf öğrencilerine göre basitti. Ben, Murat ve Enes B2-1 seviyesindeki bir sınıfa yerleştik. Diğerleri de B1-1 seviyesindeki bir sınıfa yerleştirildiler. Kursta her seviyeyi kendi içinde ayırmışlar. Örneğin B1 seviyesi B1-1’ den B1-4’e kadar dört parçaya ayrılmış. Parayı elden nakit ve ruble olarak teslim edebiliyormuşuz. Bu sebeple bankadan elimizdeki doları rubleye çevirmek için gittim. Gittiğim banka Rusya’nın en büyük bankalarından biri Sberbank’tı. Ayrıca bizdeki Denizbank’ın da sahibi. Öncelikle şunu söylemek isterim ki Rusya’daki bankacılık sektörü Türkiye’ye nazaran çok yavaş işliyor. Basit işleri dahi komplike hale getirip kendi kendilerini yavaşlatıyorlar. Bizdeki bir Ziraat banka şubesinin ilgilendiği müşteri ile Rusya’daki 5 banka şubesi ilgilenemez. O derece pratikten yoksunlar. Sadece döviz bozma işlemi sırasında pasaportumun her sayfasını bir tarayıcı benzeri cihazdan kontrol ettiler. Sonra bana registration card sordular. Öğrenci olarak geldiğimi kayıt için para bozdurmak zorunda olduğumu ve kaydımı okulun yaptığını söyledim. Bunda sonra ikinci bir banka görevlsi daha gelip pasaportumun sayfalarını o da kontrol etti. Sonra ilk görevlini önündeki bir şeye anahtar sokup çevirdi. Bundan sonra ilk görevli bendeki parayı bozdurabildi. İkinci görevlinin kontrol için gelmesini bozdurduğum paranın miktar olarak çokluğuna bağladım. Çünkü 500 bin rublelik döviz bozdum. Bu onlar için büyük bir para bozdurma gibiydi. Ayrıca sonraki bozdurmalarda hiç ikinci kişi gelip anahtar çevirmedi. Bazı işlemlere yetki için ikinci bir kişin onay vermesi gerekiyor demek ki. Parayı vermek için okula gittiğimde bana Binbank diye bir banka şubesinin adresini gösterip verdikleri hesaba herkes için ayrı ayrı parayı yatırmamı söylediler. Binbank şubesine gittiğimizde bize kişi başı işlemelerde 0 bin ruble üzeri parayı tek seferde almadıklarını söylediler. Bizim kişi başı ödememiz gereken para 63 bin ruble civarıydı. Ancak kalan 23 bin rubleyi sonraki gün alabileceklerini söylediler. Zaten biz şok olduk. Bir banka şubesi nasıl olur da kendi alacakları paraya sınır koyar. Veya para almaz. Çok komik bir durumdu. Zaten çok da büyük bir banka değildi. Çok şubesine de rastlamadık sonra. Bize Sberbank gibi büyük bir bankadan parayı yatırabileceğimizi söylediler. Ben de üniversiteyi arayıp durumu anlattım. Onlar da şaşırmış gibiydi. Sonra telefonu banka çalışanına verdim. Baya bir konuştular. Sonra banka şube müdürü araya girdi ve paramızı yatırabildik. Ondan sonra bir Özbek restoranına gidip Özbek mutfağından Lahman, mantı yedik. Bizim ev tuttuğumuz bölge Üniversitenin de bulunduğu St. Petesburg’un Vasiliestrovsky bölgesiydi. Aslında ada gibi bir yerdi. Etrafına hep köprüler ile bağlanmıştı. Köprüler gece belli bir saatten sonra açılır ve gemiler geçiş yapabilirdi artık.

Bu bölgede birçok Azeri, Özbek ve diğer Orta Asya Türklerini de gördük. Bunların bazıları market, restoran, fırın, kasap vs. işletiyordu. Biraz daha alt tabaka işleri yapıyorlardı çoğu. Örneğin temizlik işleri, inşaat işçiliği, garson, yol bakım ve tamir işleri vs. işlerde çalışıyorlardı. St. Petersburg şehri hakkında biraz bilgi verelim.  St. Petersburg, Moskova’nın 715 km kuzeybatısında bulunan, Rusya’nın 2. Avrupa’nın 4. büyük şehridir. Kültürel merkez oluşunun yanı sıra zarif binalarıyla da bilinir. Ayrıca şehrin mimari görüntüsünü korumak için merkezi yerlerde yüksek bina yapma yasağı vardır.  Baltık Denizi kıyısında Neva Nehri üzerindeki 42 ada üzerine yayılmıştır. Çar I. Petro tarafından 16 Mayıs 1703’te Rus Çarlığı’nın Avrupa’ya açılan kapısı olması amacıyla kurulan şehir, 200 yıl Rus Çarlığı’nın başkentliğini yapmıştır. Birinci Dünya savaşı süresinde Sankt-Petersburg isminin Almanca olduğu çok fazla dile getirilmiştir. Ve Çar II. Nikolay şehrin ismini Petrograd olarak yeniden isimlendirmiştir(31 Ağustos 1914). 24 Ocak 1924’te Lenin’in ölümünden üç gün sonra Petrograd, Lenin’in anısına Leningrad olarak değiştirilmiştir. Şehrin isminin tekrar adlandırmasının ve bu ismi almasının nedeni Lenin’in Ekim Devrimi’ne liderlik etmesindendir. Şehir 1924–1991 yılları arasında yani Sovyetler Birliği döneminde Leningrad olarak adlandırılmıştır. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Boris Yeltsin yönetimi, şehrin ismini halk oylaması sonucu yeniden Sankt-Peterburg olarak değiştirmiştir. Ancak St.Petersburg ve çevre illerinin bulunduğu bölge Leningrad oblastı olarak adlandırılmaya devam etmiştir. Şehir, Naziler tarafından 8 Eylül 1941 tarihinde kuşatılmış ve 872 gün kuşatma altında kalmıştır. Bir Doğu şehri sayılan Moskova’nın aksine Sankt-Peterburg, 5 milyonluk nüfusuyla daha “Avrupai”dir ve kuruluş amacı olan “Avrupa’ya açılan kapı” olma amacını gerçekleştirmiştir. Ayrıca bir rivayete göre kurulduğu zaman Venedik ve Roma’nın bir sentezi olması düşünülmüştür. Geniş bulvarları, şehrin ortasından geçen Neva nehri, köprüleri ve çarlık mimarisinin bazı örnekleri, şehrin Kuzey’in Venedik’i olarak anılmasına sebep olmuştur.  Gerçekten de şehir görünüş itibariyle bir Rus şehrinden çok Avrupa şehrine benzemektedir. Ayrıca cadde ve sokaklar oldukça geniştir.

Sankt-Peterburg Baltık Denizi’nin Finlandiya Körfezi’nde Neva Korfezi kıyıları ile Neva nehri deltasında bulunan adalar üzerinde bulunan rakımı düşük orta “tayga” bölgesinde kurulmuştur. Bu şehirleşmiş adalar arasında en büyükleri Neva Körfezinde doğal Vasilyevskiy Petrogradskiy ve Dekabristov adalarıdır. Zaten Vasilyevskiy bizim kaldığımız ve Üniversitenin bulunduğu ada. Krestovsky, Yelagin ve Kamenny adaları ise park alanlarıdır. Şehrin kuzeyinde bulunan Karelya Yarımadası şehrin popular mesire alanıdır. Halkın dinlenebileceği çok sayıda yeşil alan vardır.

Bu yeşil alanlara çok sayıda insanın özellikle havanın güzel olduğu günlerde akın ettiğini gördük. Moskova ve Petersburg’u gördüğümde gerçekten de büyük şehirler içindeki büyük yeşil alanların ne kadar önemli olduğunu anladım. İnsanların şehrin yoğun kalabalık ve gürültüsünden kurtarıp doğada bir nebze olsun huzur bulmasını sağlıyor böyle alanlar.

Sankt-Peterburg’in esas şehirleşmiş alanı 605.8 km²’dir. Ama federe şehir olarak yerel idarenin alanı, şehrin esas arazisini içine aldığı gibi (Kolpino, Krasnoye Selo, Kronstadt, Lomonosov, Pavlovsk, Petergof, Puşkin, Sestroretsk ve Zelenogorsk adlı) küçük şehir ve kasabaları; 21 belediyeli yerleşkeyi ve kırsal alanları da ihtiva edip 1439 km² dir. Petergof’a gittik. Finlandiya körfezine inşa edilmiş bir yer. Orda Büyük Petro tarafından yaptırılan   Yaz sarayını ve çok süslü ve büyük bahçesini gezdik. Çok fazla turist çeken bir yer Petergof. Sadece  Aşağı bahçesini gezmek için 45 TL kadar para alınıyor turistlerden. Rusya’da turistlerden alınan müze giriş parasını gördüğümde Türkiye’de müzelerde alınan paranın çok ucuz olduğunu düşündüm. Petergof’un bahçesinde 64 kadar fıskiye vardı. Bir sürü de altın kaplı heykel gördüm. En büyük fıskiye suyu 20 metre kadar yükseğe atabiliyormuş. Zaten Rusların fıskiye merakını da anlamış değilim. Şehrin bir sürü noktasında peyzajda fıskiyeler kullanılmış.

Şehrin rakımı hemen deniz seviyesinde 0’dan 176 m’ye kadar değişir. Yani şehrin ortalama yükseltisi oldukça düşük. 18. yüzyılda kuruluşundan beri şehir yapay olarak yükseltilmiş ve bazı küçük adalar birleştirilmiştir. Buna rağmen şehrin batısında bulunan arazilerinin rakımı 4 m’yi geçmemektedir. Bu nedenle Baltık Denizi’nin sığ olan Neva Körfezi’nde deniz, olağanüstü rüzgarlarla yükselme gösterdiği zaman şehirde sel afeti ortaya çıkmaktadır. Örneğin, 1975’de körfezde deniz 2.81 m yükselme göstermiş ve şehrin alçak arazilerine seller basmıştır. 1978’den itibaren selleri önlemek için körfeze 26.5 km uzunluğunda bir baraj sistemi yapılmaya başlanmış ve bu “Sankt-Peterburg Barajı” 2011’de tamamlanıp açılmıştır.

Sankt-Peterburg Baltık Denizi’nde ortaya çıkan ve ısının hızla düşmesine engel olan yüksek basınç merkezleri dolayısıyla soğuk yazları olan ıslak kara iklimine sahiptir. Tipik olarak yazlar kısa, ıslak ve soğukçadır ama kuzeye yakın olmasına rağmen yaz aylarında sıcaklık 30 dereceye ulaşmaktadır. Kışlar uzun ve soğuktur ama sık sık kışlarda da sıcak günler ortaya çıkmaktadır. Kanallar kış sırasında donar ve kışın toprağın donması olağandır. Ortalama olarak Aralık ve Mart arasında 123 gün her taraf karla kaplıdır ve Şubat’ları ortalama kar kalınğı 24 cm olmaktadır. Buna karşılık yazları ortalama 135 gün hiç don görülmez. Şehrin kuzey semtlerinden ve yazın sonlarına doğru yağışlar en yüksektirler.

Fakat şehrin rakımı düşük; deniz kenarında olan şehrin toprak suyu seviyesi zemine çok yakın olduğu ve iklim yazları nispeten soğuk olduğu için havanın nisbi rutubeti yüksektir ve şehirde hava ortalama 145 günden fazla bulutla kaplıdır ve yağış almaktadır. Bizim yazın orda kaldığımız süre sonunda bir yazıda paylaşılan bilgileri de ayrıyeten eklemek istiyorum. 2017 yazında ortalama sıcaklık +15,8 derece, maksimum +27,2 derece, Minimum sıcaklık ise 2 Haziranda + 3,5 Derece olmuş. Bütün 2017 yazı boyunca 12 bulutsuz gün olmuş. 92 günün 59 günü yağış düşmüş. Neredeyse üç günün ikisi yağışlı. 3 kez de dolu yağdı. Kısacası hava genelde bulutlu ve yağışlıydı. Karşılaştığım Ruslar da bu durumdan şikayetçiydi. Yani adamların bir yazı var onu da bulutlu ve yağışlı geçiriyorlar.

Şehrin inşa süreci ile ilgili ilginç şeyler var. Örneğin; şehirler genelde belli bir yerleşkenin kendiliğinden oluşup sonra büyümesi ile oluşurken St. Petersburg için durum farklıdır. Şehir I. Petro’nun emriyle kurulmuştur. Şehrin kurulması için de çok fazla işçi gerekiyordu. Üstüne üstlük işçilerin kalıcı devamlılığının sağlanması gerekiyordu. I. Petro, Çar imtiyazını kullandı ve ülkenin bütün kısımlarındaki köylülerin çalışmaya katılımını zorunlu kıldı. Yıllık kota olarak 40.000 köylü gerekiyordu. Zorunlu askerliğe alınmış olanların kendi aletlerini temin etmeleri ve yolculuklarında da yiyeceklerini kendilerinin sağlaması bekleniyordu. Yüzlerce mil yürüyerek seyahat ediyorlardı. Onlara sık sık askeri muhafızlar eşlik ediyordu. Bütün bu önlemlere rağmen kaçmalar oluyordu. Buna zor koşullarda eklenince Çar Petro başlangıç kotası olan 40.000 kişinin %50’den fazlasını nadiren alıyordu.

Çar I. Petro, bütün taş ustalarının yeni şehrin inşasına yardım etmelerini sağlamak için Sankt-Peterburg dışında tüm Rusya’da taş bina yapımını yasaklamıştır. Neva Nehri deltasında kurulan şehir aslında büyük bir bataklık alanın dönüştürülmesi, ıslah edilmesi projesi ile bir bütündür. Kent merkezindeki pek çok bina Amsterdam’da olduğu gibi çamur alanlara saplanmış direkler ve tahtalar ile kuvvetlendirilmiş temellere inşa edilmiştir.

Kent genel olarak ve bugünkü kimliğini İtalyan mimar Domenico Trezzini tarafından 1716 yılında Vasilievsky Adası merkez alınarak tasarlanan hali ile kazanmıştır. Kent, Barok mimari tarzının görkemli örneklerini taşımaktadır. Yine İtalyan asıllı bir başka mimar Francesco Bartolomeo Rastrelli tarafından yapılan pek çok bina şehre kimliğini veren öğeler arasındadır. Yani şehir inşa edilirken birçok Avrupa ülkesinden mimarlar getirtilmiştir.

Sonraları Rusya’nın yeni başkenti olmaya niyetlenen Sankt-Peterburg, Baltık Denizi’nin bir kolu olması nedeniyle Puşkin tarafından “Avrupa’daki pencere”olarak adlandırıldı. Ayrıca Petersburg Çar Petro’nun deniz filosuna üs konumunda idi.

Şehirden sonra inşa edilen, Kronstadt’ın ada kalesi tarafından korunuyordu. Çar Petro, bu şehrin kanallarında taşıma anlamına gelecek olan sandal ve kayığı hiçe saydı. Neva Nehri üzerinde karşıdan karşıya hiçbir kalıcı köprüye 1850 yılına kadar izin verilmedi. Ama günümüze geldiğimizde şehirde, farklı zamanlarda inşa edilmiş farklı sitil ve büyüklüklerde 342 köprü var. Uzunluğu neredeyse 1 km olan köprü( Aleksander Nevsky köprüsü) bile vardır. Yaklaşık 100 metre genişliğindeki Mavi köprü(Siniy most) dünyanın en geniş köprüsüdür. Bir sürü turist gece belli bir saten sonra açılan köprülerin yanında ,bunların en ünlüsü Dvortsavoy Most’tur, fotoğraf çektirmektedir.

Şehir Alman saldırısına açık olması sebebiyle Vlademir Lenin döneminde tarihsel başşehri Moskova’ya taşınmak zorunda kalmıştır (5 Mart 1918). Moskova o zamandan beri başkent olarak kaldı.

Turizm, şehrin ekonomisinde önemli bir rol oynamaktadır. Sankt Peterburg , 2012 yılında Avrupalı turistler arasında 10., dünyada ise 20. en popüler şehir olmuştur. 2016 yılında Sankt Peterburg Dünya Seyahat Ödülü (World Travel Awards) yarışmasında “Dünyanın Önde Gelen Kültürel Şehir İstikameti 2016” kategorisinde birinci olmuştur. Rus sentezi ve Avrupa trentlerinin birleşmesiyle St.Petersburg’un güzel ve görkemli bina ve köprüleri ortaya çıkmıştır. Şehir Batı Avrupa kentleri örnek alınarak inşa edilmiştir. Bu yüzden Rusların geleneksel soğan biçimli kubbelerine nadir rastlanır. Fakat Yeniden Diriliş Katedrali (Khram Voskresnia Khristova) buna uymayan örneklerden biridir. Katedral, Moskova Kızıl Meydan’daki Saint Vasil Katedrali örnek alınarak yapılmıştır.

St.Petersburg şehrinin bu kadar turist çekmesinin başlıca özelliklerinden biri ise dünyanın en çok müze bulunduran şehri olmasıdır. Dünyaca ünlü Ermitaj müzesi bu şehirde bulunmaktadır. Bu müze çarların geniş özel sanat koleksiyonlarına ev sahipliği yapar ve dünyanın en büyük müzelerinden biridir.  Müze yaklaşık içinde 3.5 milyon eser bulundurmaktadır.

2.Dünya savaşı döneminde eserlerinin bir bölümü trenlerle Moskova devlet müzesine kaçırılmıştır. Ermitaj müzesini gezip gördük. Gerçektende çok sayıda eser vardı. 6 saatten fazla gezmeme rağmen göremediğim birçok eser oldu. Ki bu eserlere ayrıntılı bakmaya kalksak orada birkaç gün geçirmek zorunda kalırdık. Ama bu eserlerin çoğu tablolar, heykeller, Rus çarlığı dönemi ve öncesi kıyafetler,  sarayda kullanılan porselen vs mutfak eşyalarıydı. Mısır, Fransa, İngiltere gibi birsürü ülkeye ait eser de vardı. Mumya mezarları ve mumya bile gördüm.

İslam eserlerinin sergilendiği bölüm restorasyonda olduğu için görmeye fırsatımız olmadı.  St.Petersburg sınırları içerisinde yaklaşık 306 müze bulunmaktadır. Ayrıca Dostoyevski, Puşkin, Anna Akhmatova ve Rimsky-Korsakov’un evleri de müze olarak kullanılmaktadır.  Gerçekten de sadece müzeleri gezmeye kalksanız baya bir vaktinizi alır. Ruslar gerçekten de müzelere önem veriyor. Ve verdikleri önemin de karşılığını turizm geliri olarak fazlasıyla alıyorlar. Örneğin Ermitaj Müzesinin yıllık ziyaretçi sayısı 2013 verilerine göre 2.898.562 kişidir. Ve bu sayıyla dünyada 15. sıraya girmiştir. Kişi başı 700 ruble (yaklaşık 42 TL) alındığını söylersek ne kadar yüksek gelir elde ettiğini anlamış oluruz.

Rusya Raporu – Ali Emre Özcan

St. Petersburg yaklaşık üç asır önce dönemin “aydınlanmış” hükümdarlarından bizim deyişimizle ‘Deli’ Rusların deyişiyle Büyük Petro tarafından kurulmuş tabiri caizse tam bir Avrupa şehridir. Sanılanın aksine şehrin ismi kurucusu Petro’dan değil on iki havariden biri olduğuna inanılan Petrus’dan gelmiştir. Çar I. Petro Avrupa’ya gerçekleştirdiği seyahat sonrası Rus İmparatorluğun’da batılılaşma sürecini başlatmaya ve bu batılılaşmanın sembolü olarak Neva Nehri’nin Fin Körfezine döküldüğü topraklara İtalya gezisi sırasında hayran kaldığı Venedik’in bir benzerini inşa etmeye karar verir. I. Petro on binlerce köylüyü şehrin inşaasında işçi olarak kullanır ve Petersburg dışında taş bina yapımını yasaklayıp ülkenin bütün taş ustalarını Petersburg’a toplar. Sonuç olarak onlarca adacığın üzerine yayılmış birçok kanala sahip St. Petersburg’un temelleri atılmış olur. Şehir, Vladimir Lenin’in başkenti Moskova’ya taşıdığı tarihe kadar yaklaşık iki asır Rusların başkenti olarak varlığını sürdürmüştür.

Şehrin ansiklopedik özgeçmişini verdiğimize göre artık daha önemli konulara başlayabiliriz sanırım. Öncelikle Piter’e (Ruslar şehre kısaca böyle diyor.) gittiğinizde havasından suyundan mı kaynaklanır bilinmez sizi soğuk insanlar topluluğu karşılıyor. Ülkemizin güzel insanlarının aksine Ruslar her daim hiçbir duygu belirtmeyen suratları ve sert bakışlarıyla oldukça ‘soğuk’ insanlar. Bu durum ilk başta insana biraz korku verse de insanlarla tanışıp konuştuktan sonra aslında onların da sıcak kanlı olabileceğine kanaat getiriyorsunuz. Tabi Petersburg’da sadece Ruslar yaşamıyor. Şehirde oldukça fazla Azeri, Özbek, Kırgız, Kazak ve Dağıstanlı vatandaş var. Bu sebeple bir Özbek lokantasında veya bir Azeri bakkalında çatpat Türkçe konuşma imkanına erişebiliyorsunuz. Ayrıca şehirde öğrencisinden öğretmenine, işçisinden turistine heryerde tarihi komşularımız Çinlilerle karşılaşabilirsiniz. Özellikle şehre gelen turistlerin yüzde seksenini Çinliler oluşturuyor. Çinli üniversite öğrencilerinin de çok olması sebebiyle her caddede bir Çin lokantası görmeniz mümkün.

Şehrin genel yapısından bahsedecek olursak Petersburg çok ama çok düzenli bir şehir. Bu özelliği itibariyle aslında şehir genel olarak Rus şehirlerini pek andırmıyor. Şehre ilk geldiğinizde kendinizi Almanya’da falan sanmanız oldukça olası. Şehirde hemen hemen hiç yükselti yok. Caddeler dümdüz ve oldukça geniş. Caddeler ve sokaklar bir düzen içinde birbirlerine paralel ve dik olacak şekilde sıralanmış. Şehre yukarıdan bir bakış attığınızda Piter size bir kareli defteri andırabilir. Yolların ve binaların düzeni dışında Petersburg oldukça yeşil bir şehir. Çok fazla park var ve iklim sağolsun en ufak bir sulama zahmetine girmeden bu parkları yemyeşil tutmak mümkün. Çünkü bu şehirde bir günün yağmursuz ve güneşli geçmesi nadir bir durum. Bu yüzden güneşli bir günde  halkın büyük kısmını çimlere uzanmış güneşlenir şekilde bulabilirsiniz.

Metro şehrin en önemli ulaşım aracı olma özelliğini taşıyor. Metro ağı nüfusa oranla oldukça gelişmiş. Metro dışında otobüs, tramvay, dolmuş ve ilk defa orada gördüğüm troleybüs adında otobüs tramvay birleşimi ulaşım araçları da mevcut. Ama şehrin ulaşım yükünün büyük kısmını metro taşıyor. Toplu ulaşım araçlarının dışında kalan taksi de ulaşım alternatifleri içinde. Ama Rusya’da taksi olayı biraz değişik. Öyle ki Rusya’da Türkiye’deki gibi bir taksi sistemi yok. Şehirde hizmet veren beş altı tane taksi şirketi var ve bu şirketlerin çoğu mobil uygulama üzerinden hizmet veriyor. Ayrıca caddedeki herhangi bir kişisel araba da bir anda taksi olabiliyor. Benzin fiyatlarının ülkemize oranla oldukça ucuz olması sebebiyle taksi de kullanılabilecek ulaşım araçları arasında.

Şehir ekonomisinin başlıca dayanaklarından biri hiç şüphesiz turizm. Petersburg; müzeleri, sarayları, katedralleri, kanalları ve estetik mimarisiyle her milletten turist için çekici bir şehir ama daha önceden de belirttiğimiz gibi turistlerin çoğunluğunu Çinliler oluşturuyor. Tabi bunda Çin ile Rusya arasındaki ‘dostane’ diplomatik ilişkilerin payı büyük. Konsolosumuzdan edindiğimiz bilgiye göre uçak krizi öncesinde Türk turistlerin sayısı da azımsanmayacak derecede fazlaymış. Ama malum krizden sonra Rusya’nın Türklere vize uygulamasını geri getirmesi ve dahası girişte sebepsiz sorgu, bekletme gibi uygulamalarından dolayı şu an Türk turist yok denecek kadar az. Genel olarak şehrin turistik mekanlarından bahsedecek olursak en başta zikretmemiz gereken yer Nevski Caddesi. Bağdat caddesini andıran ama daha geniş ve daha düzenli olan bu caddeye şehrin merkezi diyebiliriz. Restoranlar ve  hediyelik eşyacılar cadde boyunca yayılmış durumda. Her türlü alışverişi bu caddeden yapmanız mümkün fakat şehrin geneline göre fiyatlar pahalı. Nevki caddesine geldikten sonra yürüyerek ziyaret edebileceğiniz birçok tarihi yapı ve müze var. Bunlardan başlıcaları Kazan Katedrali, Dökülen Kan Kilisesi, Dom Kinigi (Kitap Evi), Rusya Devlet Müzesi. Bunların haricinde yeryüzündeki sayılı müzelerden biri olan Ermitaj da Petersburgda yer alıyor. Müze tam anlamıyla bir iki günde gezilebilecek bir müze değil. Öyle ki içinde üç milyondan fazla eser barındırıyor. Nevski civarında olan mekanlar dışında şehir kurulurken tamamlanan ilk yapı olan Petropavlovsk Kalesi de kesinlikle görülmesi geren yerler arasında. Ayrıca şehrin dışında kalan Puşkin’deki Çariçe Katerina’nın yazlık sarayı ve Petergof’daki Çar I. Petro’nun yazlık sarayı da kesinlikle gidip gezilmesi gereken mekanlardan.

Genel olarak bir değerlendirme yapacak olursak St. Petersburg “Avrupalı” olmasıyla Rusya’daki diğer şehirlerden ayrılan, kurulalı daha üç asır olmasına rağmen her köşesi tarih kokan, insanı aşırı kuralcı, bürokrasisi kaplumbağa hızında olan, kışı soğuk yazı serin, yabancı biri için eğitim ya da gezmek-eğlenmek amacıyla gelinebilecek en uygun Rus şehirlerinden biri.

Rusya Raporu – Muhammed Enes Akgün

Yaklaşık 3 saat 45 dakikalık yolculuğun ardından Peterburg’a indik. Pasaport kontrolünde çok uzun beklettiler. Görevli bayan neden Rusya’ya geldiğimi, nerede kalacağımı, herhangi bir tanıdığım olup olmadığım hakkında uzunca sorular sordu. Rusça konuştuğumuz için nerede öğrendiğimi niçin başladığım dahi ilgisini çekti. Eğitim için Peterburg’a geldiğimi söyleyince bir polis çağırdı ve polise gideceğim üniversiteden yetkili bir kişiyi arattırıp böyle bir öğrenciye davet kaydınız var mı diye sordurdu. Evet cevabını alınca ne kadar duracağımı ve Türkiye’ye geri dönme gibi bir niyetimin olup olmadığını sordu. Nihayetinde uzun bir bekleyişin sonunda pasaport kontrolünden geçip havalimanından çıkmayı başardık. İhtiyacımız olan bir rus simcard’ı satın alıp taksi çağırmaktı. İlk gördüğümüz Telekom şirketine girip hat satın aldık. Daha sonra taksi çağırmaya çalıştık fakat beceremedik. Havalimanın etrafında kendini taksici gibi tanıtan 10 15 kişilik bir ekip vardı. Turist gördükleri anda yapışıp taksi hizmeti verdiklerini söylüyorlardı. Maalesef taksi çağıramadığımız için mecburen onların arabalarına binmek durumunda kaldık. Baya bir kazık attıklarını Rusya’da yaşadıkça fark etmiş olduk. Uber Taksi ve Yandex Taksi uygulamaları normal ticari aksilerin aksine iki kat daha ucuzdu. Taksiden indikten sonra eve yerleştik. İlk bakışta bulunduğumuz semt korkutucu gelse de daha sonra alıştık. Daha sonraki günler okul kaydı, akbil çıkarma vs. gibi işlerle uğraştık. Bir önceki Belarus deneyimimize nazaran işlerimizi 1-2 günde hemen hızlıca halledebildik. Bunda Rusçamızın daha iyi seviyede olması ve Belarus’a nazaran Rusya’da işleyişlerin daha hızlı ilerliyor olması etkili oldu diye düşünüyorum. Okula gittiğimizde oranın öğrenci işleri diyebileceğim bölümdeki çalışanlar bizimle çok iyi ilgilendiler. Seviye tespit sınavı yapıldıktan sonra ders programını verdiler. Ben, Abdusselam ve Murat aynı sınıfta olacaktık. Ertesi gün okula gittiğimizde geçen seneye nazaran daha mutlu olmuştuk çünkü tam bir sınıf havası vardı. Belarusta bizim dışımızda başka öğrenci yoktu burada ise 4 italyan,1 ingiliz, Güney koreli ve Çinli birçok öğrenciyle aynı sınıftaydık. Sınıfın kozmopolit olması hem yeni kültürleri tanıma açısından hem yeni arkadaşlıklar edinme açısından hem de tam bir okul havasına bürünüp motivasyonu yüksek tutma açısından önemliydi. 3 farklı öğretmen derslerimize giriyordu. Bunların arasında en sevdiğim Dmitry Babuskin idi. Kendisi Peterburg Devlet Üniversitesi mezunuydu. Mezun olduğu okulda akademisyen olarak çalışmaya devam ediyordu. Bir çok konu hakkında yeni bilgiler öğrenmemizi sağlamasının yanında kendisiyle uzun uzun her konu hakkında sohbet edebiliyorduk. İnanılmaz entel bir adamdı. Her derse girdiğinde günlük Petersburg gazetesini bizlere dağıtır, ders sonunda şehirde o gün olacak sanatsal etkinlikler hakkında bilgi verip müsait olanlarla gidebileceğini söylerdi. Tabi Petersburg’da yaşayan insanların çoğu bu şekildeydi. Kültüre ve Sanata inanılmaz değer veren bir şehir sosyolojisinden bahsediyoruz sonuçta.

İnsanların Avrupa’ya karşı aşağılık kompleksi ve Avrupai olma hevesini gözlerinden okuyabiliyordunuz. Ayni zamanda tabiri caizse memleketçiydiler. Yani Peterburglu olmak onlar için bir ayrıcalıktı. Rostov’dan ya da Ekaterinburg’dan buraya gelen birisi onlar için pek fazla bir şey ifade etmiyordu. Bu konuda kibirli oldukları aşikardı. Şehirde oldukça çok Orta Asyalı mevcuttu. Bunun yanında Dağıstanlı ve Çeçenler de bir hayli fazlaydı. Toplumda bu kişilerin yeri net olarak belirli gibiydi sanki. Genellikle ‘amele’ diye tabir edebileceğimiz işleri yapıyorlardı. Hiçbir Rus’u bir inşaat şantiyesinde ya da temizlik görevlisi olarak vs. işleri yaparken göremedim. Özbekler genellikle fırın işleriyle uğraşıyordu ve lokanta işletiyorlardı. Türkiyeli Türklerinde birçok lokanta, restaurant vs. işletmesi mevcuttu. Galata Restorant Fetöcülere ait bir işletmeydi. Hemen hemen şehirdeki tüm ufak bakkal işletmeleri Azerilere aitti. Dinlerini rahatlıkla yaşayabiliyorlardı. Müslüman nüfusu oldukça fazla idi. Cuma günleri camilerde yer bulmakta güçlük çekebiliyorduk. Dağıstan Kültür Merkezi adı altında büyük bir mescidin yanında Peterburg Merkez Camii’si şehirdeki başlıca Müslümanların ibadet yapabileceği alanlardandı. Türklerin iş alanlarından biri de inşaat sektörüydü. Bu alanda çok güçlüyüz diyebilirim. Özellikle Enka ve Rönesans holding en bilinenler arasındaydı. Birçok mühendis Türk’e rastlayabiliyorduk. Şehirde oldukça insanların arasına karışıp onlarla muhabbet etmeye fikirlerini düşüncelerini öğrenmeye gayret ettim. Kimi zaman evsiz insanların arasına karıştım kimi zaman sarhoş insanlarla iletişim kurdum. Rusya’da genel anlamda ekonomik durum kötü düzeyde. SSCB’nin son yıllarında daha da kötü olan bu durumu Putin her ne kadar yapısal anlamda yaptığı değişikliklerle biraz düzeltmiş olsa da yeterli değil. İnanılmaz zengin bir kısmın dışında kalan inanılmaz fakir bir kesim var ve bunun ortası kesinlikle yok. Putin’in en büyük becerisi neredeyse Çarlardan bu yana yok sayılan duyarlılıkları tutup çekmeyi becermesi. Din bu duyarlılıklardan başlı başına bir tanesi. Genellikle refah seviyesi düşük olan halkın dini duyarlılığının diğerlerine göre daha yüksek olması Putin’e bağlılık duymalarındaki en büyük etken. Bir diğer etkende Putin her ne kadar maddi anlamda onları doyuramasa da dış politikadaki başarıları ve kazanımları bunları bu kesimde unutturuyor ve maddi olan boşluğu manevi anlamda kapattırıyor. “Zapadniki” denen iyi eğitimli, ülkelerinin yaşanmaz ülke olduğuna karar verip ittifakı dışarıda arayan bizde ‘Beyaz Türkler’e denk gelen sınıfa ait insanlar Rusya’da da mevcut.. Bunlar geleneksel olana Ortodoksluğa karşı olan kesimler. Geleneksel olan yoksul olan ise hep aşağılanmış durumda Rusya’da. Takdir edeceksiniz ki ‘Zapadnikiler’ Peterburg’da bir hayli çok fazla.  Bir Rus’u karşınıza alırsanız altından Tatar çıkar derler. Alev Alatli’nin deyimiyle Bir Asya toplumu. Yine onun deyimiyle Heyecanlarıyla, fedakarlıklarıyla, ölüme karşı tavırlarıyla, tevekkülleriyle, dayanıklılıklarıyla tipik bir Asya toplumular. Tüm bunlar bir araya gelince herhangi bir Batı toplumu gibi sakin, hesaplayıp ertesi günü de hesaba katan bir toplum yapısına sahip olmadıklarını görüyoruz. Bize çok benzediklerini söyleyebilirim. Aynı zamanda vatanlarına çok bağlılar ve ülkelerini çok seviyorlar. Bulunduğumuz dönem içerisinde Milli bayramları olan Donanma Bayramı’nı kutladılar ve Putin Peterburg’a gelmişti. Vatanlarına olan bağlılıklarını burada fark edebilmek çok ta zor değildi. Dediğim gibi bir çok insanla iletişim kurdum. Genellikle sordukları ilk şey ülkemizin güvenli olup olmadığı ve malumunuz uçak düşürme mevzusu. Hemen hemen konuştuğumuz her 3 kişiden biri tatil için Türkiye’ye gitmiş. Antalya Marmaris Bodrum başlıca bildikleri yerlerden. Türkiye’ye tatil için gelen Rusların çoğu zengin değil. Türkiye tatili uygun fiyatlarda onlar için. Parası olanlar İspanya İtalya vs gibi Akdeniz ülkelerine tatile gidiyor. Ukrayna mevzusuyla ilgili soru sorduğum her insan ülkesinin haklı olduğunu savunuyordu. Ukrayna onlar için ‘Amerikan kuklası’ olmaktan öteye gitmiyor. Ve özellikle genç erkeklerin en çok sorduğu sorulardan biri ise ‘Türkiye’ye gitsem 2 hafta için yanımda kaç ruble bana yeter ? ‘ sorusu oluyordu. Peterburg başlı başına bir müze şehri. Bir hayli müze gezdik. Moskova’da ise Kremlin beni en çok etkileyen yapıydı. Kremlin’e giriş oldukça zahmetli ve pahalı. Kremlin içerisindeki Sobornaya Ploşad yani Kilise Meydanı’nda tarihi bir çok kilise ve katedral mevcuttu. Ortodoks mimarisi gözleri kamaştırıyordu ve içlerinde çar ailesinden kişilerin mezarları vardı. Örneğin Arhangel Katedrali içerisinde Korkunç İvan ve oğlunun yan yana mezarları mevcut idi. Moskova için şunu net olarak söyleyebilirim. İstanbul’un 2 ya da 3 seviye üstü model bir şehir. Peterburg’da çok fazla olmasa bile Moskova’da gerçek anlamda metropolde yaşadığınızın farkına varıyorsunuz ve Moskova aşırı pahalı bir şehir. Moskova’da en dikkat çeken şeylerden biri ise metrosu idi. İlk metro, Stalin’in emriyle 15 Mayıs 1935’te açılıyor. 11 kilometre boyunca Sokolniki – Smolenskaya arasında 13 hattı birbirine bağlayan bu demiryolu şu anda 313 km, 188 durakta, dünyanın Seul’dan sonra en çok kullanılan ikinci büyük metrosu statüsünde; renklerle ayrılmış 12 hatta günde ortalama 7 milyon kişinin kullanımında. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin en şaşalı projelerinden biri olarak düşünülen metro durakları avizeler, mermerler, heykeller, duvar resimleriyle bu dönemde tanışıyor, şu anda yerin altında müze faaliyeti gören çeşitli duraklar, komünist rejimin Moskova’ya kazandırdıklarından. Gerçekten Moskova metrosuna girip büyülenmemek elde değildi.

(Moskova Metrosu Planı)

Peterburg metrosu ise dünyanın en derin metrolarından biriydi. O kadar derindi ki yürüyen merdivenle metroya ulaşmak bir dakikadan sonra çile haline geliyordu. Şimdi ise Peterburg şehri hakkında bazı teknik bilgiler vermek istiyorum:

Rusya’nın Avrupa’ya açılan penceresi olan şehir, Baltık Denizi’nin kıyısında, Rusya’nın Finlandiya sınırında yer alıyor. 18. yüzyılda Çar I. Pedro tarafından kurulan şehir, bu gün Unesco tarafından Dünya Mirası Listesi’ne alınmış durumda. Sankt Peterburg, Moskova’nın 715 km kuzeybatısında bulunan, Rusya’nın 2., Avrupa’nın 4. büyük şehridir. Kültürel merkez oluşunun yanı sıra zarif binalarıyla da bilinir. Baltık Denizi kıyısında Neva Nehri üzerindeki 42 ada üzerine yayılmıştır. Çar Büyük Petro tarafından 16 Mayıs 1703’te Rus Çarlığı’nın Avrupa’ya açılan kapısı olması amacıyla kurulan şehir, 200 yıl Rus Çarlığı’nın başkentliğini yapmış ve (1914–1924) yılları arasında yani Rus İç Savaşı sırasında Petrograd, (1924–1991) yılları arasında yani Sovyetler Birliği döneminde Leningrad olarak anılmıştır. 1991 yılında Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından başa gelen yeni yönetim şehrin ismini yeniden Sankt Peterburg olarak değiştirmiştir. Dmitry bize o sene şehrin adıyla ilgili bir referandum yapıldığını ve referandum sonucunda Peterburg adını halkın seçtiğini söylemişti. Şehir tam anlamıyla Roma ve Venedik’in bir sentezi. Bir Doğu şehri sayılan Moskova’nın aksine Sankt Petersburg, 5 milyonluk nüfusuyla daha Avrupaidir ve kuruluş amacı olan “Avrupa’ya açılan kapı” olma amacını gerçekleştirmiştir. Geniş bulvarları, dingin suları, köprüleri ve çarlık mimarisinin bazı örneklerini her yerde görmek mevcut. Peterburg köprüleriyle meşhurdur. Batı Avrupa kentleri örnek alınarak şehir inşa edilmiştir.

İsrail Raporu – Ozan Dur

Gezi kültür ve Tarih Derlemesi
Ben gezi yazısı kaleme almak istiyorum. Çünkü şehirde kendi gördüğümüz ve edindiğimiz tecrübenin bizden sonra oraya gidecek olan kardeşlere yol göstermesini istiyorum. Bunun içinde özelde Hayfa’nın tarihi kültürü hakkında bahsettikten sonra Hayfa’da gezilecek yerlerden bahsetmek istiyorum.

Biz İbranice eğitimimizi Hayfa Üniversitesinde aldık. Bu Üniversite meşhur Karmel dağının tepesinde bulunuyor. Bu Karmel dağı Hayfa’nın silüetini çok değiştiriyor ve oldukça da güzel bir dağ. Bu dağın neredeyse en tepesine kurulan bu Üniversite bizle birlikte yurt dışından gelen öğrencilere yoğunlaştırılmış bir şekilde İbranice eğitimi verdi. Yazları yoğunlaştırılmış İbranice kursu demek olan Ulpan Kursları var. Buradaki kurslara katılmadan önce bir sınav yapıyorlar. Yaklaşık 120 soru bulunan bu sınavda gösterdiğin başarı sonrasında gireceğin sınıfı belirliyorlar. Ayrıca sınav bitiminde sizin konuşmanızı tespit etmek amacıyla orada bulunan görevli sizinle konuşmaya çalışıyor ve rapor yazıyor hakkınızda.

Derslerimiz genelde sabah 9 öğlen de 1 arasında sürüyordu.  Hoca zamana oldukça riayet ediyordu ve derste çeşitli aktiviteler yapıyorduk.

Üniversite’de yapılan faydalı faaliyetlerden biriside Homework Club dedikleri ve ev ödevlerinin yapıldığı bir zaman tayin etmeleriydi. O zaman diliminde örneğin haftada birkaç gündü ve saat 16.00- 18.00 arası felan sürüyordu. Ana dili İbranice olan görevliler başımızda duruyordu ve bize anlamadığımız yerde yardımcı oluyorlardı. Ayrıca bu programda ücretsiz kahve ve içeçeğin yanı sıra bazı kekler, kurabiyeler vs veriyorlardı. Diğer bir güzel uygulamaları bazı günler pratik yapabilmemiz için 1 saatlik konuşma kursları açıyorlardı.

Hayfa’nın Tarihine Kısa Bir Göz Atış:

Birazda Hayfa’nın tarihinden bahsettikten sonra gezilecek yerleri sizlere anlatmak istiyorum. Hayfa’nın ismi Talmud’ta sıklıkla geçse de isme Tevrat’ta rastlanılmaz. Roma ve Bizans kaynakları ise burada çok karadut yetiştiği için buraya karadut manasına gelen Sycaminum adını vermişlerdir. Tespit edilen Hayfa’ya yapılan ilk yerleşim yeri m.ö 14. Yüzyılda Kenaniler tarafından gerçekleşmiştir. Şehrin ismine uzun süre kaynaklarda yazılan eserlerde rastlanmazken 1046’da Nasır-ı Hüsrev yazdığı eserde Hayfa’dan söz eder. Şehirin kaderi tarihte Akka’nın kaderine bağlıydı. Akka düşerse Hayfa’yı da ele geçiriyorlardı. 1100’de haçlılar şehri ele geçirdiler. Selahaddin Eyyübi daha sonrasında burayı ele geçirdi. Tekrar haçlıların eline geçti. Sultan Baybars ise tekrar buraları geri aldı. 1291’de tekrar şehir haçlıların eline düşen şehri Sultan el-melikü’l-eşref aldı. Bu memluk hakimiyeti döneminde şehir terk edildi ve bir harabe görünümü aldı. Osmanlılar 1516’da buraya geldiler ve şehri harabe halde buldular. Osmanlılar Hayfa’yı “Küçük Malta” diye nitelendirdiler. Şehir 17 ve 18. Yüzyıllarda iyice gelişti ve uğrak bir mekan haline geldi.

Bir dönem Hayfa Osmanlılara isyan eden Zahir tarafından ele geçirildi ve bir süre o yönetti. Bu dönemde burada yaşayan Hristiyanlar Karmel dağında deyrikermil’i kurdular. Karmel dağı literatürümüzde hem Kermil dağı diye hem de Karmel dağı diye isimlendirilmektedir.

Hayfa 1799 yılında Fransızlar tarafından ele geçirildi ve daha sonra 1831’de Kavalalı’nın oğlu İbrahim paşa Hayfa’yı ele geçirse de geri vermek zorunda kaldı. Bu tarihlerde Hayfa’nın öne çıkmasını sağlayan bir durum oldu. Akka limanı kullanılamaz hale geldi. Akka kullanılamaz olunca Hayfa’nın önemi artmaya başladı. Bu tarihten itibaren birçok Yahudi Hayfa’ya göç etmeye başladı. Göç edenler tarımla uğraşmaya başladılar. Bölgeye yerleşen diğer bir grup Bahailerdir. Bahai Garden’in Hayfa’da bulunması tesadüfi hiç değildir. 19. Yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı kaynaklarına göre Hayfa’nın nüfusu 6 bin kişidir. Bunların çoğu da Müslümandır.

1918 yılında İngilizler Hayfa’yı işgal ettiler. 1922 yılında yapılan sayımda Müslümanların nüfusu ile Hristiyanların nüfusu neredeyse aynıdır. Yaklaşık 25 bin nüfusu vardır mezkur tarihte. 10 bini yaklaşık Müslümanlardır. 1945 yılında ise şehrin nüfusu artan göçler sonucunda 135 bine ulaşmıştı bile ve Müslümanlar bu sefer azınlık durumuna düşmüşler 3’te 1 lik bir nüfusları kalmıştı Hristiyanlar ve Yahudiler karşısında. 1992 yılında 250 bine ulaşan şehrin nüfusunun yaklaşık 25 bin kadarı Müslüman’dı. DİA’dan aldığımız bu güzel bilgilerden Hayfa’nın genel tarihine göz atmış olduk.  Anlaşılan o ki ülke sürekli el değiştiren bir konumda ve 19. Yüzyıldan itibaren de sürekli Müslüman nüfusunun azaldığı ve buna nispetle ecnebi nüfusunun arttığı bir konuma yükselmiştir.

Hayfa’da Gezilmesi Gereken Turistik Mekanlar

İlk Önce Bahai Garden’den bahsetmek istiyorum. Karmel dağının eteklerine yapılan bu muazzam derecede büyük yapı oldukça işlektir. Hayfa’da çok Bahai bulunmasa da Bahai Garden’ın burada bulunmasının tarihten gelen sebepleri vardır. Dünya üzerine dağılmış halde bulunan Bahailerin 1986 yılında yapılan istatistiğe göre 4 milyon civarında olduğu söylenir. İran’da neşet eden Bahailer zamanla tehlikeli bulunduğundan İran’dan sürgün edildiler. 1844 yılında Mirza Ali Muhammed ilk olarak kendisini Bab yani kapı olarak ilan etti. Bab demesindeki mana ise kendisinin Mehdi’ye açılan kapı olduğunu söylüyordu. Daha sonra ise kendisinin Bab değil bizzat Mehdi olduğunu söylemeye başladı. İran’ın büyük şehirlerinde Bahailiği anlatmaya başladı. Bu hareket giderek tehlikeli bir hal aldığından 1850 yılında İran Şah’ı Nasireddin Şah tarafından kurşuna dizilmesi emredildi.

 

2017 Hayfa Bahai Garden gezimiz sırasında çektiğim fotoğraf

Resimde de görüldüğü üzere çok merkezi bir konumda ve görünüşü de oldukça güzel. 1817 yılında İran’da doğan Bahaullah 35 yaşına gelince haşa Allah tarafından peygamber olarak seçildiğine inanılıyor. 1868 yılında Akka’ya sürgün olarak gönderildi. 1892 yılında ise yine bu coğrafya’da vefat etti.

Bahai bahçesinin merkezinde Bab’ın mezarı bulunur. Merkezden yukarıya doğru 9 teras ve aşağıya doğru da 9 teras bulunur. Doğu tarafında Bahai idari mekanlar ve onun aşağısında bazı mezarlar bulunur. Bab’ın mezarı Bab’ın oğlu Abdülbaha tarafından yapıldı. 1949 yılında Abdülbaha’nın büyük torunu Şevki Efendi Bab’ın makamını altın kaplama ile kapattı. Yapının tamamlanması 11 yıl sürmüş ve 2001’in Mayıs ayında tamamlanmıştır. Bu yapının Bahailerin kendi bağışlarıyla yapıldığı söylenmektedir.

Bahailerin en önemli ve en mühim idari binaları ise yine bu bahçelerde yer almaktadır. Orada bulunan Yüce Adalet Evi yunan mimarisine göre 19. Yüzyılın sonlarında inşa edilmiştir. Yüce Adalet Evi Bahailerin en üst idari mekanıdır. Ayrıca burası kutsal Bahai yazılarının incelendiği çevrildiği bir yerdir ve uluslarası bir de Bahai kütüphanesi bulunur. Ayrıca Bab’a ait bazı eşyaların yazıların da bulunduğu yerdir. Adalet evinin aşağısında bulunan mezarlıkta Bahaullah’ın eşi, oğlu, gelini gibi kimselerin bulunduğu adet mezardır.

Her yıl binlerce Bahai bu mekanlara gelirler ve hac ibadetlerini yerine getirirken ayrıca bu mekanda dua da ederler.

Bahai bahçelerinden bu kadar bahsettikten sonra görülmesi gereken diğer mekanlara geçelim.

Bu cami Hayfa’da bulunan Ahmediyye cemaatine aittir. Gitmeden haklarında ayrıntılı bir çalışma yapabilirsiniz. (https://en.wikipedia.org/wiki/Ahmadiyya) buradan Ahmediyye cemaatiyle ilgili ön bilgi elde edebilirsiniz.

Ben oraya gittiğimde koloninin uzaktan fotoğrafını çekmeyi unutmuşum. Şimdi size neden bu kapının fotoğrafını çektiğimi anlatayım.

Bu kapının üzerinde yazan yazı çok önemli olduğu için bu fotoğrafı çektim. Kapının üzerinde aşağı yukarı şöyle yazıyor. “Eğer seni unutursam Kudüs, sağ elimi unutayım.” (İf I forget you Jerusalem, may my right hand forget its skill”)

Bunların dışında Hz. İlyas’ın ve diğer peygamberin resimlerinin ve heykellerinin bulunduğu bir manastırdan bahsetmiştik. O manastırın ismi Stella Maris Carmelite Monastery’dir. Burada teleferikle çıkılabilir. Hayfa’da ayrıca Mane Katz Museum bulunmaktadır. Özellikle sanat ile ilgilenen arkadaşlarımız varsa kesinlikle buraya uğramalıdırlar.

Diğer bir tavsiyemiz Ursula Malbin Scuplture Park’dır. Bu parkda bronzdan yapılmış olan heykeller vardır. Bir numune gösterelim.

Kendisi bir Alman olan Ursula Malbin bunları kendisi yapmıştır. İlgililerini beklemektedir.

Diğer bir gezilecek yer İsrail’in 1913 yılında kurduğu İsrail’in ulusal teknolojik, bilimsel ve uzay müzesidir. Bu müzenin de ilgililerince gezilmesinin doğru olduğunu düşünüyoruz.

Müzenin içerisinden bir kare. Bu müze de gidilmeye ve görülmeye değer müzelerdendir.

Diğer gezmenizi tavsiye edeceğimiz yer Kayserya adı verilen bölgedir. Bu bölge Hayfa’dan Tel Aviv’e giden ikamet üzerinde bulunur.

Tarihi M.Ö 4. Yüzyıla kadar uzanan bu yapı Fenikeliler döneminden bize kalan eşsiz bir hatıradır. Bu da ilgilisini bekler ve gidilmeye değer yerlerdendir.

İsrail Raporu – Ahmet Zengin

İsrail Haritası ve Konumu

Akdeniz’in doğu kıyısında yer alan İsrail kuzeyde Lübnan, kuzeydoğuda Suriye, doğuda Ürdün ve Batı Şeria, güneybatıda Mısır ile komşu. Batısında 273km Akdeniz kıyısı ve Gazze Şeridi var. Yüzölçümü 20.770 kilometrekare. Küçük bir yer olmasına rağmen güneyde çöl ve kuzeyde dağlar içeren bir coğrafi çeşitliliğe sahip. Aşağıda ülkenin haritası görülüyor.

İsrail’e Nasıl Gidilir

İsrail’e Türk Hava Yolları ve Pegasus’un uçuşları var. İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan Tel Aviv Ben Gurion Havalimanı uçakla iki saat ile iki saat on beş dakika arasında sürüyor. Devlet hava ulaşımında çok sıkı güvenlik önlemleri uyguluyor, ülkeye girişte ve çıkışta uzun süren sorular soruluyor, şüphe çekmemek için sakin ve sabırlı yanıtlamak gerekiyor.

Tel Aviv Ben Gurion Havalimanı’ndan Kent Merkezine Ulaşım

Tel Aviv Havaalanı’ndan şehir merkezine sürekli direkt otobüs yok. İkinci kattaki üç katlı köprüden Egged 5 numaralı otobüsle Airport City’ye, oradan da 249 veya 950 numaralı otobüslerle şehir merkezine ulaşım sağlanıyor. Akşam saat ona kadar El Al Junction’dan Veolia hat 475, Terminal 3’ten Veoila hat 476 numaralı otobüsler Tel Aviv Merkezi Otobüs Terminali’ne gidiyor. Terminal 3’ün alt katından trenle de Tel Aviv merkezine gidilebiliyor. Ayrıca sherut adlı dolmuşlar var. Taksi çok pahalı.

Tel Aviv Ben Gurion Havalimanı’ndan Kudüs’e Ulaşım

Tel Aviv Ben Gurion Havaalanı’ndan Kudüs’e Nesher Tours’un sherut adlı dolmuşları var, bizdeki sarı dolmuşlar gibi. Varış salonunun çıkış kapısının önünden kalkan Kudüs dolmuşları 7 gün 24 saat çalışıyor ve bilet fiyatı 62 NIS (İsrail para birimi Shekel Hadash).  1 Türk Lirası 1 İsrail Şekeli ediyor. Dolmuşlar Kudüs’te belli bir yerde bırakmayıp istediğiniz adrese kapıya kadar herkesi götürüyor, 1 saate yakın sürüyor.

 

Tel Aviv Ben Gurion Havalimanı’ndan Hayfa’ya Ulaşım

Havaalanından çıkışta yolun kenarından aşağıya metro girişleri şeklinde girilen tren istasyonları bulunmaktadır. Girişteki otomatik bilet alınan cihazlardan temin edilen biletleri hemen ilerdeki tirübünlerden geçerken okutarak istasyon içine girilebiliyor. Tel Aviv-Hayfa arası yaklaşık 1 saat tutuyor. Trenden inildiğinde ise Hof Hakarmel’de olunuyor, yani Karmel Sahili. Şehrin merkezine 16. Perondan kalkan 2, 10, 200 numaralı otobüslerle ulaşım sağlanıyor ve 20 dakika sürüyor. Fakat biz direkt üniversiteye gideceğimizden ötürü 14. Perondan 146 numaralı otobüse bindik. Yolculuk yaklaşık 40-50 dakika sürüyor.

Hayfa Şehri

Lübnan sınırına oldukça yakın olan Hayfa, ülkenin üçüncü büyük şehri. Kentte Yahudilerle birlikte oldukça kalabalık bir Arap nüfusu da yaşıyor.

Hayfa, Bahai’lerin ve Katolik Karmelit Rahibelerinin de merkezi konumunda. Hayfa, Karmelit Rahibelerinin kurduğu   ve “Stella Maris” adıyla bilinen Karmelit Manastırı ve Anıt Zeytin ağacı önündeki Meryem Ana heykeli ile 19.yüzyıl sonlarında küçük bir yerleşim yeriymiş. Hicaz demiryolunun denize paralel bir hatla buralara gelişiyle önemi hızla artmış ve bu küçük kasaba uluslararası bir liman şehrine dönüşmüş.

Hristiyanlık, Müslümanlık ve Bahailik için kutsal olan Karmel Dağı Hayfa’da bulunuyor. Dağ geniş bir doğal rezerve sahip. Ayrıca, Hz ilyas’ın mağarası da burada ve anısına inşa edilmiş bir anıt var. Birçok Yahudi mezarının bulunduğ u bu mekanda, Yunanlı lar da bir zamanlar Zeus adına bir tapınak da yapmışlar.

Hayfa, önde gelen Yahudi yerleşim bölgelerinden. Geçmişte, Hristiyanlardan satın alınan bataklıkları ıslah edip çiftlikler kurmuşlar. Arap-israil çatışmalarının en şiddetli bölümü de burada geçmiş. Yine Karmel Dağı yamaçlarında Bahai dininin nam salmış bahçe ve teraslarını barındıran dünya merkezi var. Bahailik 1800’lü yılların ortasında iran’da, Bab’ın yeni bir çağın ve yeni bir peygamberin geleceğini ilan etmesiyle ortaya çıkmış. Kurucusu Bahaullah Bağdat’ta sürgünde iken peygamberliğini ilan etmiş. İran’dan sınır dışı edilince yaşadığı yerler arasında Hayfa ve Akka da var. Bab’ın mezarı burada. Yaldızlı kubbesi olan tapınağı çevreleyen bahçeler, yemyeşil çimenleriyle çok görkemli. Bahailerin kıblesi Akka. Dinlerin kardeşliğini savunuyor, siyasetle ilgilenmiyorlar. Irk, inanç, sınıf, milliyet, cinsiyet, kadın, erkek ayrı mı ve son peygamber gibi kavramları yok. Akka, Hayfa’nın eski bölümü, tıpkı Yafa-Tel Aviv örneğinde olduğu gibi. O da Hayfa’ya biraz uzakta kalıyor. Akka, iyi korunmuş durumda ve adeta bir açık hava müzesi gibi. Bir Yahudi şehrinden çok Haçlı, Memlük, Eyyübi, Osmanlı şehri gibi görünüyor.

Hayfa Üniversitesi

Kampüsü Karmel dağının tepesinde bulunmaktadır. Ulaşım şehir merkezinden kampüs içine kadar giren 5-10 otobüs ile sağlanmaktadır. Yaklaşık 18 bin öğrencisi vardır. Okul, İsrail’deki üniversitelerden daha ucuz olduğu için uluslarası öğrencilerin geldiği yer oluyor. Bu yüzden kampüste her ülkeden insanlar tanışmak mümkün oluyor.

İbranice Kurs

Uluslararası ofisin verdiği İbranice kurslara dünyanın dört bir yanından ve her yaştan öğrenmek isteyenlerle karşılaşmak mümkün. Öğrenciler içinde teoloji çalışan, ortadoğu çalışan veya herhangi bir eğitim sebebiyle gelenler olmasıyla beraber kahir ekserisini İsrail’e yeni gelen yahudiler oluşturuyor. Kurs toplamda 6 kurdan oluşuyor ve her kurs bitiminde başarı sertifikası veriliyor. Bu sertifika, kurun ortasında ve sonunda yapılan sınavların ortalaması 100 üzerinden 60 geçildiği taktirde veriliyor.

İsrail’de Yahudilik ve Diğer Azınlık Dinleri – Abdulkerim Yaprakçı

İsrail Devletinin Kuruluşunda Din ve Laiklik

İsrail her ne kadar kendisini dinsiz laik bir devlet olarak tanımlasa da devlet tanımında Yahudi ve demokratik ifadesi yer almaktadır. Buna rağmen devlet kendisini kuruluş evresinde “seküler”, “sosyalist Siyonizm değerlerine bağlı”, “çoğulcu ve çok kültürlü”, “barışçıl” ve “demokratik bir cumhuriyet”1 olarak tanımlamaktaydı. Hatta kurucu Ben Gurion tarafından 1948 yılında okunan kuruluş bildirgesinde “ İsrail’in Peygamberlerinin öngördüğü gibi özgürlüğe, adalete ve barışa dayanacaktır; din, ırk ve cinsiyet ayrımı olmadan tüm vatandaşlarının sosyal ve siyasi haklarında eşitliği garanti edecektir; din, vicdan, dil, eğitim ve kültür özgürlüğü sağlayacaktır; tüm dinlerin Kutsal Yerlerini koruyacaktır; ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin ilkelerine bağlı olacaktır ibaresi yer almaktadır. Bu anlayışların İsrail devletinin kuruluşunda zikredilmesini tek bir sebeple açıklamak imkansızdır ancak en temel sebebin kuruluş döneminde hakim olan batılı değerlerin etkisi ve bölgenin sosyolojik açısından bir devlet tarafından inşa edilmesi için bu tür kavramlara duyulan ihtiyaç diyebiliriz. Zira kurucu hareket olan Siyonizm’in ana kadrosunun   da göçlerine kadar orta ve doğu Avrupa’da yetişmiş kişilerden oluşmuş olması da bu tür fikirlerin kabul görmesinde önemli olmuştur. Zaten 19. Yüzyılda kurulan Siyonist hareket dindar Yahudilerin desteklediği bir hareket değil tam tersine laik Yahudiler tarafından kurulmuş bir harekettir. Ayrıca İsrail’in kuruluşunda büyük pay sahibi olan İngiltere’de

Devletinin – Balfour deklarasyonunun yayınlanması, Manda döneminde Yahudilerin kurumsallaşmasına müsaade edilmesi, İsrailli militanları orduya alınarak eğitilmesi vb. İngilizlerin kuruluş döneminde Yahudilere sağladığı en büyük desteklerden birkaçıdır.- hakim olan sosyalizmin Yahudi aydınlar üzerindeki etkisi de bu tür fikirlerin İsrail devletinde hakim olmasında büyük pay sahibidir.

Kuruluş döneminde bahsedilen bu kavramlar zamanla yaşanan sosyal, siyasi ve askeri olayların etkisiyle değişime uğramış ve kendini seküler bir devlet olarak tanımlayan İsrail devleti zamanla radikalleşmeye ve bir Yahudi devletine dönüşmeye başlamıştır. Zamanla dindar ve sağcı kesimi temsil eden partilerin devlette etkisi artmış hatta eğitim, kültür, adalet gibi topluma direk etki eden çeşitli bakanlıklar da söz sahibi olmuşlardır.

İsrail’de Var Olan Dinler:

İsrail nüfusunun %76 gibi büyük bir kısmını Yahudiler teşkil eder. Bu Yahudiler de kendi içlerinde yaşam tarzlarına ve Yahudiliğe olan yaklaşımlarına göre çeşitli gruplara ayrılır ki bunları ayrı bir başlık altında ilerleyen bölümlerde inceleyeceğiz.

Yahudilerden sonra İsrail devletinin en büyük azınlığı Araplardır. Nüfusun yaklaşık %20’lik kısmını oluştururlar ve çoğunluğu Müslümandır. Şu önemli noktayı belirtmekte fayda var ki burada bahsedilen Araplar 1948 sınırları içinde yer alan Araplardır. Zira İsrail’in 1967 yılında fethettiği Doğu Kudüs, Batı Şeria, Gazze şeridi ve Golan tepelerinde yaşayan Arapların İsrail vatandaşlığı bulunmamaktadır.

Toplumun geriye kalan %5’lik kısmını ise Dürziler, Çerkezler ve herhangi bir dini tasnife girmeye topluluklar oluşturur.

İsrail’deki Yahudiler

İsrail’deki Yahudileri ve çeşitliliğin sebeplerini anlamak için kısaca Yahudi göçlerinden ve

Yahudilerin tarihinden bahsetmek icab eder.

Yahudi Göçleri

Bu başlıkta bahsedeceğimiz göçler Yahudilerin Balfourd Bildirisinden sonra Filistin’e yaptıkları göçlerdir. Bu göçlerin ilk dalgasında çoğu Rusya’dan olmak üzere 35 bin Yahudi bu topraklara göç etmişler3 ve bu Yahudiler kendilerine özgü tarım sistemleri ve karakterleriyle daha sonra gelecek olan Yahudi cemaatin de karakterini fazlasıyla etkiledi. Rusya’dan gelen ve komünizmin kurmak istediği ideal toplum fikrinden etkilenmiş olan bu Yahudiler kibutz denen komünal yaşam alanları oluşturdu. Burada herkes eşitti ve herkesin belirli bir görevi vardı. Yapılan işler karşılığında hiçbir kazanç elde edilmiyordu.

Daha sonra ise Polonya’dan 60.000 civarında Yahudi geldi ve bunlar daha çok Kudüs, Hayfa ve Tel Aviv gibi şehirlere yerleşerek burada şehirleşme anlamında önemli katkılarda bulundular. 2.

Dünya savaşı sırasında gelen 165.000 civarındaki Alman Yahudiler ise daha nitelikli kişilerdi. Aralarında bir çok profesör vardı. Bu Yahudiler bölgedeki Yahudi cemaatinin kültür seviyesini önemli ölçüde yukarıya taşıdı.

İsrail’e gelmiş en büyük göç dalgalarından birisi 1948 savaşından sonra Arap ülkelerinden gelen Yahudilerdi. Yaklaşık 800 bin Yahudi çeşitli baskılar sebebiyle Arap ülkelerinden çıkmaya zorlanmış ve bunların 700 bin kadarı İsrail tarafından kabul edilmiştir. Kültürel olarak bölgeye uyum sağlamaları için bu Yahudilerin dönüşüm kamplarına alındı. Daha sonra ise topluma entegre edildi.

Aşkenaz – Seferad Ayrımı ve Güncel Mezhepsel Ayrımlar

Konu Yahudiler arasındaki uyuma geldiğine göre biraz da aşkenaz ve seferad Yahudilerinde ve bu ikisi arasındaki farklardan bahsetmek gerekir. Seferad İbranice’de İspanya demektir. Aşkenaz ise Almanya demektir. Gelen hatlarıyla bu iki bölgeden çıkan Yahudileri ve onlardan gelen nesilleri temsil ederler. Ancak günümüzde seferad, aşkenaz olmayan tüm Yahudileri kapsayan bir terim halini almıştır. Aşkenaz Yahudileri genelde Hristiyanların hakim olduğu bölgelerde yaşamış ve bulundukları bölgelerde hep bir baskıya maruz kalmıştır. Doğu ve orta Avrupa’da yaşayan Yahudiler tarih boyunca çeşitli kıyımlara maruz kalmışlardır. Hatta ünlü tarihçi İlber Ortaylı Haçlı seferlerinin ilk hedefinin Avrupa’da yaşayan Yahudiler olduğunu ve öncelikle onların bir kıyıma maruz kaldığını söyler. Bu yüzden Aşkenazlar genelde bulundukları bölgeye entegre olmadan kendi içlerine kapalı bir toplum olmuşlardır. Aşkenazlar yidiş denilen ve Almancaya benzer bir dil kullanırlardı.

Seferad yahduileri ise İspanya ve Portekiz’in Yahudilere sunduğu ya dininizi değiştirin ya da buradan göç edin teklifinden sonra Osmanlı Devleti’nin merhametine sığınmışlardı. Bir kısım Yahudiler ise bölgede kalarak din değiştirme kisvesiyle kendi dinlerini gizli bir şekilde yaşamaya devam etti. Osmanlının bu Yahudileri kabul etmesinin en önemli nedeni hiç şüphesiz bu insanları iyi birer zanaatkar ve Avrupa’yı yakından tanıyan iyi diplomatlar olmasıydı. Müslümanların Yahudilere karşı bu merhametli ve hoşgörülü tavrı sadece Osmanlı devleti ile sınırlı değil aynı zamanda Selçuklular, Emeviler gibi bir çok İslam devleti de Yahudilere kendi büyük kolaylıklar sağlamıştı. Seferad Yahudilerinin kendilerine özgü Ladino denen ve İspanyolcaya yakın bir dilleri vardı. Ancak bu dil zamanla kayboldu. Günümüzde yaşatılmaya çalışan diller arasında.

Aşkenazlar ile seferatlar arasında dini açıdan da çeşitli farklılıklar olmakla birlikte Yahudi devleti İsrail bugün bu ayrımın kalktığını savunur ancak günümüzde İsrail’de yaşayan Yahudilerin kendilerini sınıflandırmak için kullandığı terimler ile aşkenaz-seferad kültürel ayrımı arasında güçlü bağlar vardır. Örneğin kendini laik olarak tanımlayan Yahudiler genelde Avrupa’dan göç eden Yahudilerken kendilerini geleneksel olarak sınıflandıran Yahudiler ise daha çok doğu kökenli Yahudi ailelerdir. İsrail’de bu iki sınıflandırmanın dışında dindar ve haredi diye iki ayrı sınıflandırma daha güncel olarak kullanılmaktadır.

Haredi Cemaati ve Devletle Arasındaki Problemler

Dindarlar Siyonizm ile dindarlığı birleştirirken harediler ise laik bir İsrail anlayışına tamamen karşıdırlar. Kendi içlerinde birçok alt gruba ayrılmalarına rağmen genel olarak gündelik yaşamda net bir farklılıkları söz konusu değildir. Toplumun diğer kesimlerinde izole bir hayat yaşarlar. Askere gitmeyi ve çalışmayı reddettikleri için zaman zaman İsrail polisi ve diğer seküler halk ile çatışmaktadırlar. Harediler İsrail devletinde ideal Yahudi sisteminin ancak mesih geldikten sonra kurulabileceğine inanırlar. Anti semitizm ile birlikte dış görünüşleri çeşitli kötü imgelerle özdeşleştirilmiştir. Tembel ve beceriksiz damgası yemişlerdir. Bu kesim kendilerine ait özel mahallelerde yaşarlar ve aldıkları eğitim de diğer Yahudilerden farklıdır. Matematik, İngilizce ve bilim dersleri ya son derece kısıtlı ya da tamamen kaldırılmıştır.4 Bu grubun üyeleri genelde aşkenaz Yahudileridir ki uzun yıllar Avrupa’da Hristiyan coğrafyalarda gergin ve diğer etnik unsurlardan izole bir yaşam tarzı benimsemiş olmaları şu anki yaşam tarzlarının oluşumunda kanaatimce etkili olmuştur. Haredilerin oluşturduğu toplumsal sorunlara örnek olması açısından şu haberlerin güzel birer örnek olacağını düşündüğüm için burada paylaşmak istiyorum.

Okula giderken giydiği kıyafet yüzünden Harediler tarafından sözle tacize maruz kalan 8 yaşında bir kız çocuğu.

Ayrıca harediler mevcut İsrail nüfusunun %10unu oluştururken bu oranın elli yıl sonra %45 civarında olması bekleniyor.

Alternatif Yahudilik ve Din Değiştirmeler

İsrail’de kendini bu genel grupların hiçbirine ait hissetmeyen insanlar da vardır. Örneğin İsrailli bir yazar mahkemeye başvurarak kimliğindeki din ifadesini kaldırmış ve kendini ateist Yahudi olarak tanımlamıştır. Bu yazar yüzlerce genci de etkilemeyi başarmıştır.

İsrail’de Müslüman ve Hristiyanlar Musevilerle iç içe yaşadığı için bazen din değiştirme

olayları olmaktadır. 2000-2007 arasında 306 Yahudi din değiştirmiştir. Bunlardan 249 tanesi islam dini seçmiştir. İsrail’de ayrıca halkın Yahudi olarak kalmasını sağlamak için çalışan Sonsuza Kadar İsrailli Aileler isimli bir dernek bulunmaktadır. Bu dernek yaptığı açıklamada resmi olmayan din değiştirmelerin korkutucu boyutta olduğunu ve bunun İsrail için büyük bir tehdit oluşturduğunu söylemiştir.

İsrail Devletine Karşı Olan Yahudiler

İsrail içinde ve dışında bazı Yahudiler Siyonist İsrail devletine karşıdırlar. İsrail içinde ve yurt dışında birkaç yüz aileden müteşekkil Naturei Karta cemaati bunlardan bir tanesi. Öyle ki bu cemaat Filistin devletinin kurulmasını yeğliyor ve İsrail devletini ve onu destekleyen Yahudileri Tevrata aykırı davrandığı için eleştiriyor.

İsrail devleti ve Siyonizm hareketine olan tepkileri yüzünden Amerika’da yaşayan ve kendilerine hasidik Yahudiler diyen cemaat de aynı şekilde Siyonist İsrail devletine karşı çıkıyor. Hasidikler, ibadet ve tefekkür ağırlıklı bir hayat yaşıyorlar. Amerikan yaşam tarzı ve kültürünü kabul etmiyorlar. Bu yüzden televizyon, sinema, spor ve müzikten uzak durmaya çalışıyorlar. Çocuklarını devlet okullarına ya da üniversitelere göndermiyorlar. Özel okullarda Tevrat’a göre eğitiyorlar. Kendilerini Amerikalı, Polonyalı ya da İsrailli olarak değil, Hasidik diye tanıtıyorlar.

İsrail’deki Araplar

İsrail devletinin toplam nüfusunun %25’lik kısmını azınlıklar oluşturuyor. Gündelik hayatta bütün azınlıklar İsrail Arapları diye adlandırılsa da aslında bunlar da kendi aralarında çeşitli gruplara ayrılıyor;

  1. Müslüman Araplar
  2. Dürziler
  3. Çerkezler
  4. Hristiyan Araplar
  5. Bedevi Araplar


İsrail’de Azınlık Kavramıyla İlgili Çeşitli Sorunlar ve İsim Arayışı

Biz her ne kadar bu makalede yukarıda zikrettiğimiz grupları azınlık olarak ele alsak da aslında bu topraklarda asıl doğup büyüyenler bu kişilerdir. Şu an da asli vatandaş olarak ele alına çoğu Yahudi’nin bu topraklardaki macerası 50 ile 100 arasında ya da daha kısadır. 1922 yılında bölgede Yahudi nüfusunun yalnızca %11 olduğu kayıtlarda sabittir. İşte bu gerçekler İsrail devletinde azınlık kavramının net bir şekilde zabtedilmesinin önünde bir engel teşkil etmektedir.

İsrail’deki etnik ve dinî azınlıkları tanımlamak için literatürde birçok farklı kavram kullanılmaktadır. İsrailli Araplar, İsrailli Filistinliler, İsrailliler, Filistinliler ve Araplar gibi terimler, kimin hangi siyasal ve kültürel anlamda kullandığına bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Kudüs’te yaşayan Araplar ise İsrail tarafından İsrailli Araplar olarak isimlendirilirken Müslümanlar tarafından Filistinliler olarak adlandırılırlar.

Müslüman Araplar

İsrail devleti İngiliz Mandası döneminde teşkilatlanmaya başlamıştı. Bu dönemde kurulan Irgun ve Hagana adlı iki terörist örgüt yaptığı saldırılarda Müslümanları hedef almaktaydı. Bu örgütlerden özellikle Hagana’nın militanları İngiliz ordusu tarafından eğitime tabi tutulmuştu. Hatta İngiliz ordusunda Hagana’dan gelen militanlardan kurulu bir bölük bile vardı. Bu Yahudiler tarafından İngilizler bizi kandırdı ve kendi işlerinde kullandı şeklinde yorumlansa da aslında savaş tecrübesi olmayan Yahudilerin ileride kaçınılmaz olan savaşlara İngilizler tarafından eğitilip hazırlanması açısından muhteşem bir fırsattı. Bir diğer örgüt Irgun ise kanlı eylemlerde adeta zirve yapmıştı. Yahudiler o dönemde o kadar teşkilatlanmıştı ki artık İngiliz kuvvetlerinin bir an önce ülkeden çekilmesini talep ediyorlardı. Bu yüzden Irgun örgütü aynı zamanda İngiliz yönetimine karşı da eylemler yapıyordu. Irgun örgütünün sayısız kanlı eylemi vardır. Bunların en çarpıcıları Filistin’deki İngiliz yönetiminin merkezi olan Kudüs’teki King David Oteli’nin dinamitlenmesi (91 ölü) (Temmuz 1946) ve Arap köyü Deir Yasin’e düzenlenen saldırıydı (109 ölü).

İşte böyle bir çatışma ortamında kurulan İsrail devletinin Arap Müslümanlara kuruluş döneminde ve sonrasında çok da iyi bir muamele de bulunamayacağını daha o günden bizlere haber veriyordu. Zaten İsrail devletinin kuruluş günü Araplar tarafında NAKBA (Talihsizlik-Hezimet) günü olarak bilinir. Bu tarihte binlerce Filistinli evlerinden ve yurtlarından göç etmeye zorlanmış ve bir daha da ülkeye girişleri yasaklanmıştır. Hala yüzbinlerce insan doğdukları yere ve evlerine geri dönecekleri günü mülteci olarak sığındıkları ülkelerde umutla beklemektedirler.

İşte bu olaylardan sonra göç etmeyip İsrail’de kalan Araplar ve daha sonra yurtlarına bir şekilde geri dönenler şu anki İsrailli Arapları oluştururlar. Civar ülkelere göçe zorlanan Arapların büyük kısmı genel kültür seviyesi yüksek inşalardı. Geride kalan Araplar ise daha çok köylü ve fakir kesimdendi. Bu yüzden İsrailli Araplar kültürel olarak yıllarca geri kaldı. Buna İsrail devleti tarafından uygulanan baskılar, yetersiz eğitim olanakları ve yüksek askeri kontrol de eklenince adeta yıllarca sefil bir hayat yaşadılar. Halen İsrail devletinin Araplara karşı iyi bir tavır takındığı söylenemez. Bir çok bölgede hala yüksek askeri kontrol altında yaşayan Araplar devletin kendilerine Yahudi vatandaşlar ile aynı imkanları ve fırsatları vermediğinden fazlasıyla şikayetçiler. Kendini Yahudi yurdu olarak tanımlayan bir devletin de Yahudi olmayan azınlıklara eşit mesafede kalması neredeyse imkansızdır.

İsrailli Arap tanımı 1948 sınırları içinde yer alan Arapları kapsar. İsrail’in daha sonra 1967 yılında fethettiği bölgelerde yaşayan Araplar İsrail vatandaşı olarak sayılmaz. Ülkedeki azınlıklar başlıca dört bölgede yoğunlaşmıştır: el-Halil (Nasıra kenti dâhil olmak üzere), Hadera ve Petah Tikva arasındaki bölge, Negev ve Kudüs. Buralardan başka Akka, Lod, Hayfa, Remle ve Yafa gibi şehirlerde de dağılmış olarak yaşayan azınlıklar vardır.

İsrail’deki Arap nüfusuyla ilgili İnsamer tarafından hazırlanan İsrail’de Etnik ve Dini Azınlıklar başlıklı araştırmada geçen şu istatistiki bilgileri direk aktarmak istiyorum: “1948 yılında yaşadıkları yerlerden edilen insan sayısı 750.000 olarak hesaplanmaktadır.11 Filistinlilerin çoğu Suriye, Ürdün, Mısır, Lübnan gibi komşu ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır. İsrail sınırlarında kalan Filistinliler ise, bir süre sonra “İsrail vatandaşı” haline getirilmiştir.12 Zaman içerisinde, geri dönen mülteciler ve 1950’lerde 40.000 Arap ailenin birleşmesiyle nüfus artmaya başlamış, yüksek doğum oranına bağlı olarak da demografik açıdan geniş çapta bir büyüme yaşanmıştır. 1991’de İsrail içindeki Arapların sayısı 875.000’e yükselmiştir.13 Günümüzde buradaki Müslüman Arap nüfus 1,3 milyon olarak hesaplanmaktadır. Müslüman Araplar, Yahudi olmayan nüfusun %77’sini oluşturmaktadır ve çoğunluğu Sünni’dir. Müslüman Arapların yarısından fazlası el-Halil’deki köy ve kasabalarda yaşamaktadır.14 Bugün İsrail, toplam Filistin topraklarının %93’ünü kontrol etmektedir ve Arap vatandaşların bu arazilerin %80’ine erişimi yoktur. Arap belediyeler, toplam arazinin yalnızca %2,5’ini kontrol etmektedir.”

Hristiyan Araplar

Müslüman Araplar gibi Hristiyan Araplar da bölgenin asıl halkındandır. Yıllarca bölgede Müslümanlar ile huzur ve barış içerisinde yaşamışlardır. Osmanlı devleti olası sorunları engellemek için Hristiyanlar ile statüko adı verilen bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşma günümüze kadar ufak değişikliklerle gelerek devam etmiştir.

İsrail devleti kuruluş aşamasında Hristiyan azınlığı işgale ikna etmeye çalıştıysa da başarılı olamamıştır. Ancak İsrail devletinin var olabilmek adına bağımlı olduğu güçlerin çoğunun Hristiyan olması ve bu devletlerin İsrail’i tanıması ve Ortadoğu’nun bir parçası olarak görmesi zamanla bölgede yaşayan Hristiyanların da durumu kabullenmesine ve direnişin azalmasına sebep olmuştur.

İsrail 10 önemli ve büyük Hristiyan kilisesini tanımakta ve onlara kendi mahkemelerini ve sosyal güvence sistemlerini oluşturmakta özgürlük tanımaktadır. Bu “tanınmış” cemaatler Grek Ortodoks, Grek Katolik, Ermeni Ortodoks, Ermeni Katolik, Latin Katolik, Süryani Ortodoks, Süryani Katolik, Maruni ve Anglikan Episkopal kiliseleridir. İsrail’de yaşayan Hristiyanların büyük bir bölümü Rum Katolik ve Rum Ortodoks kiliselerine bağlıdır.

Vatikan kilisesi İsrail’in bölgedeki durumundan duyduğu rahatsızlığı 1947 yılında BM’de dile getirmiştir. BM’nin yaptığı toprak paylaşımını değiştiremese de Kudüs’ün özel bir statü kazanmasında önemli bir rol oynamıştır.

Bedevi Araplar

Bedeviler ile diğer Araplar arasındaki en büyük fark Bedevilerin İsrail ordusunda askerlik yapması diyebiliriz. Sayıları 170000 civarında olan bedevilerin tamamı Müslümandır ve büyük kısmı güneyde yaşar. 30 farklı aşirete mensup olan bu bedeviler zamanla topluma entegre olmuş ve şehir yaşamına dahil olmaya başlamışlardır. Eğitim seviyelerin yükselmesiyle iş alanlarında kendilerine yer bulmaya başlamışlardır.

Şu an İsrail ordusunda yaklaşık 1700 bedevi Arap savaşıyor. Orduya katılmaları zorunlu değil. Orduya katıldıklarında kuran üzerine el basıp israil’e bağlılık yemini ediyorlar. Aşağıdaki habere konu olan askerlerden birisi olan Ka’abiyah: “ Bedevi bir asker olmaktan gurur duyuyorum. İsrail ordusunda savaşmaktan gurur duyuyorum.” diyor.

Kuran’a el basıp İsrail’e bağlılık yemini eden bir sunni Müslüman

İsrail devleti bedevileri geleneksel yapılarından çıkarıp şehir hayatına adapte etmek için şehirler kurmuştur. Bedevilerin büyük bölümü bu şehirlerde yaşarken İsrail’in tanımadığı ve bedevilerin yaşadığı 40 kadar gecekondu mahallesi bulunmaktadır. Bu mahallelerde hiçbir belediye hizmeti yoktur.

Dürziler

Eski dönemlerde yaşanan sorunlar nedeniyle Araplarla arası pek de iyi olmayan Dürziler, çoğunlukla İsrail devletinden yana tavır takınmıştır. Zaman zaman İsrail devletiyle çeşitli sıkıntılar yaşasalar da bu onların devlete olan sadakatini etkilememiştir. Dürzilerin en büyük sorunlarından birisi zorunlu askerlik. Araplar Dürzileri paralı asker anlamına gelen Mürtezeka kelimesiyle adlandırıyorlar. Dürziler içinde de İsrail devletini ve yapısını eleştiren aydın bir tabaka vardır.

İsrail’de yaşayan Dürziler, Suriye’de selefi terör örgütlerinin tehdidi altındaki akrabaları için İsrail devletinden çeşitli taleplerde bulunmuşlardır. İsrail bu taleplerden neredeyse hiçbirine olumlu yanıt verememiştir. Bu durum bazı basın organlarınca Dürzilerin bu hayal kırıklığı sebebiyle Hizbullah ve İran etkisine girebileceği şeklinde yorumlanmıştır.

Çerkezler

Çerkezler kuzeydeki iki köyde toplanmış yaklaşık 3.000 kişiden oluşan Sünni Müslüman bir topluluktur. Ülkedeki geniş Müslüman cemaatin ne Arap kökenini ne de kültürel geçmişini paylaşmaktadırlar. Ayrı bir etnik kimliği olan ve ne Yahudi toplumuna ne de Müslüman cemaatine asimile olan bu topluluk, İsrail’in ekonomik ve millî işlerine katılmaktadır.

Yargı Sisteminde Özel Mahkemeler

İsrail devletinde yargı genel mahkemeler ve özel mahkemelerden meydana gelir. Özel mahkemeler medeni hukukla ilgili davalara bakan, her dini grubun kendi kurallarına uygun şekilde yargılandığı mahkemelerdir. Haham mahkemelerinin yetki alanı yalnızca İsrail’de yaşayan Yahudilerin evlenme ve boşanma işlemleriyle sınırlandırılmıştır. Şeri (islami) mahkemelerin yetki alanı ise daha geniş bırakılmış ve her türlü kişisel mesele bu mahkemenin yetki alanına alınmıştır. Hristiyan ve dürzi mahkemelerinin statüsü ise Yahudi mahkemeleriyle aynıdır.

Üç Semavi Dinin Kutsal Mekanı Kudüs

Yüce Tanrının kâhini olan Şalem Kralı Melkisedek ekmek ve şarap getirdi. (Tekvin 14:18)

Kudüs şehrinin Yahudi inancındaki adı Yeruşalaym’dır. Bu isim iki ayrı kelimeden meydana gelmiştir. İr İbranicede şehir demektir. Şalem ise barış anlamına gelir. Bu iki kelimenin birleşimi ise barış şehri demektir. Ancak kelimenin ikinci kısmı olan şalem’in eski bir kral/tanrı olduğu ve mabedinin bu şehirde olduğu bu yüzden Şalem’in şehri anlamında iruşalem denildiği de rivayet edilir.-ki bazılarına göre böyle olması daha muhtemeldir.

Yahudi tarihinde Kudüs

Mısır’dan çıkıp 40 sene çölde yaşayan Yahudiler Yeşu önderliğinde kendilerine saldıran Kudüs kralı Tzedek’i mağlup etti. Ancak şehre girmediler. Bu bilgi o dönem henüz Kudüs’ün Yahudiler için bir kutsiyet ifade etmediğine delalet eder. Zira eski ahitte anlatıldığı üzere Yeşu’nun ölümünden sonra da Simeon ve Yahuda kabileleri Kudüs kralını esir alıp şehri yakmışlardır. Yahudilerin Kudüs’e ilk girişi ise Davud döneminde olmuştur. Davud kutsal emanetleri bu şehre getirerek burayı dini bir merkez haline getirmek istemiştir. Davud’un oğlu Süleyman burada bir mabet inşa etmiştir. Daha sonra Babil kralı Buhtunnasr bu mabedi ve şehri yakmıştır. Babil sürgününde Yahudiler eski topraklarına özlemlerini Kudüs üzerinden dile getirmişlerdir. Bu da Kudüs’ün Yahudiler açısından özel bir yer olmasında büyük pay sahibidir. Daha sonra Ezza isimli bir kral mabedi yeniden inşa etse de daha sonra yeniden yıkılmıştır. İsa onlara, “Bütün bunları görüyor musunuz?” dedi. “Size doğrusunu söyleyeyim, burada taş üstünde taş kalmayacak, hepsi yıkılacak!”17 Hristiyanlar İsa’nın bu sözlerine hürmeten Süleyman mabedini yeniden inşa etmemiş, bölge Müslümanların fethine kadar harabe olarak kalmıştır. Günümüzde Yahudiler Süleyman mabedini aramak için arkeolojik çalışmalar yaptığını söyleyerek Mescid-i Aksa’nın altında ve civarında çeşitli kazılar yapmaktadır. Bu Müslümanlar tarafından sürekli eleştirilmektedir.

Babil ırmakları kıyısında oturup Siyon’u andıkça ağladık “Çünkü orada bizi tutsak edenler bizden ezgiler, Bize zulmedenler bizden şenlik istiyor, “Siyon ezgilerinden birini okuyun bize!” diyorlardı. Nasıl okuyabiliriz RAB’bin ezgisini El toprağında? Ey Yeruşalim, seni unutursam, Sağ elim kurusun. Seni anmaz, Yeruşalim’i en büyük sevincimden üstün tutmazsam, Dilim damağıma yapışsın! Yeruşalim’in düştüğü gün, “Yıkın onu, yıkın temellerine kadar!” Diyen Edomlular’ın tavrını anımsa, ya RAB. Ey sen, yıkılası Babil kızı, Bize yaptıklarını Sana ödetecek olana ne mutlu! Ne mutlu senin yavrularını tutup Kayalarda parçalayacak insana!” (Mezmurlar 137)

Hristiyanlıkta Kudüs

İnciller’de Kudüs önemli bir yer işgal etmektedir. Markos İncili’ne göre Hz. Îsâ, Galile bölgesinde halka tebliğ faaliyetine başlar ve onların olumsuz tavrı üzerine Kudüs’e yönelir, şehre girer ve mâbedi temizler. Yahudi otoritelerinin tepkisiyle karşılaşınca şehrin cezalandırılacağını ve mâbedin kirletileceğini haber verir. Şehrin dışında çarmıha gerildiğinde mâbedin perdesi yırtılır.

Diğer İnciller Kudüs’le ilgili bu bilgilere bazı ilâveler yaparlar. Yuhanna İncili Hz. Îsâ’nın birçok defa Kudüs’e geldiğini kaydeder. İnciller’e göre Hz. Îsâ’nın dünyevî hayatı Kudüs’te sona erer, havâriler orada “kutsal ruh”u alırlar.

İslam’da Kudüs

Kudüs ismi Kur’an’da doğrudan geç- memekle birlikte bu şehirden el-Mescidü’l-Aksa ‘nı n mübarek kılınan çevresi şeklinde bahsedilmiş (el-isra 17/1 ), ayrıca bulunduğu bölge “mukaddes toprak” (elMaide 5/2 1 ), “iyi. güzel bir yer” (Yunus ı O/ 93) olarak nitelendirilmiştir. Hadislerde ise Mescid-i Aksa’nın, Mescid-i Haram ve Mescid-i Resuluilah ile beraber ziyaret amacıyla seyahat edilebilecek üç mescidden biri ve yeryüzünde Mescid-i Haram’- dan sonra inşa edilen ikinci mescid oldu- ğu belirtilmiştir (Buhar!, “Fa.Zlü’ş-şalat fı mescidi Mekke ve’l-Med!ne”, 6, “I:Iac”, 26, “Enbiya,”, 8, 40; Müslim, “I:Iac”, 288, “Mesacid”, 2; Nesil.l, “Mesacid”, 3)

Ayrıca peygamber efendimiz ve Müslümanlar Medine döneminin ilk senelerine kadar namaz kılarken Kudüs’e yönelmişlerdir. Kudüs’ü Müslümanlar açısından önemli kılan bir diğer özelliği de İsra ve Mirac olaylarına mekan olmasıdır. Ayrıca bir çok peygamberin yaşadığı yer olması da Müslümanlar açısından kutsal kabul edilme nedenlerinden birisidir.

İsrail Ekomosi Raporu – Anıl Ulaş Köseoğlu

Giriş

Rapor, İsrail’deki ekonomik gidişatın ve ideolojik sapmaların tarihi hakkında bilgi verdikten sonra, İsrail ekonomisini nelerin özel kıldığına dikkat çekmiştir. Raporda İsrail’in mali durumu Türkiye ile karşılaştırmalı olarak veriler desteğiyle sunulmuştur.

GENÇ İSRAİL EKONOMİ TARİHİ

İsrail ekonomisi 21. yüzyılın başına kadar savaşlar ve yüksek savunma harcamaları nedeniyle enflasyonla boğuşmuş; buna rağmen 1973 Yom Kipur Savaşı’na kadar %9’a yakın bir büyüme hızı ortalamasıyla gelmiştir. Kökeninde sosyalist bir yapılanmayla can bulan ve teşkilatlanan İsrail, öyle ki kuruluş döneminde sosyalist olmayan birine rastlayamazdınız, 80’li yıllarda büyük çaplı özelleştirmelere başlamış, zamanla örnek bir serbest piyasa ekonomisine dönüşerek bilgiye ve yüksek katma değerli üretime dayalı kapitalist bir devlet haline gelmiştir.

Bununla birlikte birçok ekonomist, İsrail ekonomisine şu an etki etmese de tarihte oynadığı rol ve yurttaşlara aşıladığı fikir ve duygular dolayısıyla kibutz ve moşavların, İsrail Devleti’ne ruhunu üflediğini savunur. Bu görevi günümüzde 3 yıllık zorunlu hizmet yükümlülüğünün devam ettirdiği söylenebilir.

İsrail hükümetleri, İkinci Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra büyüme hedeflerini askıya almış ve enflasyonla savaşa başlamıştır. Dış yardımlar ve tutucu para politikalarıyla özelleştirmelerin hızlanması bir araya gelince toparlanmış, yüksek büyüme oranları elde etmiştir. 2001-2003 yılları arası tekrar belirgin bir durgunluk dönemi yaşayan İsrail ekonomisi 2007 yılına kadar toparlanma dönemi yaşamış ve iyi büyüme oranları yakalamıştır. 2006 yılına gelindiğinde İsrail %5.1’lik büyüme rhızı oranına ulaşmış ve o yıl kişi başı milli gelir 20.000 $’ı aşmıştır. (2006 yılında Türkiye’de kişi başı milli gelir 8000 $ seyrindeydi.)

2006-2007 yılları boyunca İsrail makroekonomik hedeflerine ulaşmaya devam etmiştir: Çok düşük hatta negatif enflasyon oranları, düşük bütçe açığı, kontrollü kamu harcamaları. Bu esnada yabancı yatırımcıları ülkesine çekerken ihracat rakamları da hızla büyümüş ve tarihinde ilk defa bütçe fazlası vermiştir. 2. Lübnan Savaşı’na rağmen stabil bir ekonomiyle 2008 yılına giriş yapmıştır.

Dünyanın finans devleri sendelerken, krizle birlikte dünya çapında piyasalar çöküşün eşiğine geldiğinde kimse İsrail ekonomisinin nasıl tepki vereceğinden emin değildi. Zaman geçtikçe İsrail, yalnız rahat zamanlardaki güçlenme kapasitesiyle değil zor zamanlardaki yeniden toparlanma gücü ve direnciyle de ekonomisinin sağlam temellere dayandığını ispat etmiştir.

Krizden çıkan ülkeler yavaş yavaş toparlanırken İsrail yüksek ivmeyle büyümeye başladı. 2009 yılında İsrail borsası tüm Batı borsalarını geride bıraktı, ihracat rakamlarını artırdı, işsizlik rakamları düştü ve iç piyasası canlandı. Bütçe açığını dengelemesi ve dış borçları azaltması; kısılan kamu harcamaları ve artan vergilerin sonucudur.

İsrail ekonomisinin krizle baş edebilen yapısının kökenlerinde genelde üç sebep öne çıkar. İlki tutucu bankacılık sistemidir. İsrail bankalarında müdaheleci bir sistem vardır, ABD veya İngiltere’de gözlemlenen maceracı tutumlardan kaçınmıştır. İkinci sebep yabancı yatırımcılara sermaye sağlama konusunda verilen güvencelerdir. Diğer sebep İsrail’deki işçi sınıfının küresel kriz gerçeğini iyi anlayıp, maaş kesintilerine seslerini yükseltmemeleridir.

İsrail’in kurucu kadrosu Histadrut, en büyük işçi sendikasıdır, devlete krizi atlatma noktasında yardımcı olmuştur.

İSRAİL’İ ÖZEL KILAN NE?

Yıllar boyunca İsrail’i devlet olarak tanıyan ülkelerin sayıları artarken, ekonomi alanında İsrail sıradan olmaktan çok uzak kazanımlar elde etti . Üstün tarım teknolojileri geliştiren, sulamada ve güneş enerjisinde atılımlar yapan İsrail, bir özgirişim (start-up) cenneti olarak nitelendirilir ve yüksek teknoloji endüstrisinde öne çıkan ülkelerdendir.

Dünyanın en zengin girişimcilerinden biri olan Warren Buffet Ortadoğu ile ilgili şöyle bir değerlendirmede bulunmuştur:

“Ortadoğu’da petrol arıyorsanız durmanız gereken noktalardan biri İsrail değildir, fakat beyin, enerji ve bütünlük arıyorsanız durmanız gereken yegâne durak İsrail’dir.”

OECD verilerine göre İsrail, GSYH’sinin %4’ünü araştırma ve deneysel geliştirmeye harcıyor ve bu alanda OECD ülkeleri arasında lider. (Türkiye sondan 6. sırada ve %1’e yakın harcama yapıyor bu alana)

Yatırımcıyı koruma alanında dünyanın 6. güvenli ülkesi olan İsrail (Türkiye 68. sırada), kişi başına atıf yapılan akademik makale sıralamasında da dünya lideri.(Türkiye nüfusu İsrail nüfusunun 8 katı olmasına rağmen yalnız iki katı bilimsel makale üretiyor)

Geleneksel endüstri alanları dahil olmak üzere yoğun ArGe calışmalarına dayanan İsrail ekonomisi sayesinde İsrail bir süt ve bal ülkesi olmaktan çıkıp yazılım, iletişim, biyoteknoloji, eczacılık, silah teknolojisi ve nanoteknoloji alanlarında saygın bir konuma yerleşmiştir.

MALİ DURUMA GENEL BAKIŞ

İsrail nüfusu 8.680.000’dir. Toplumun büyük kısmını Yahudiler oluştururken büyük bir Arap azınlık da vardır(1/5). Yahudi nüfusun kendisi başlı başına gerek kültürel olarak gerek göç ettikleri bölgeler olarak çeşitlilik gösterir. Yahudi nüfusun %40’ı seküler, %40’ı muhafazakar, %10’u dindar ve %10’u aşırı dindardır(Haredim).

İşgücüne katılım oranı kadın Araplar ve ultra-ortodoks Yahudiler nedeniyle diğer OECD ülkelerine göre düşüktür. Ayrıca doğurganlık oranı en yüksek kesimler de bunlardır ve bu yüzden ekonominin geleceği verimlilik açısından bir tehdit oluşturur. Ekonomileri için diğer tehditler şüphesiz bölgedeki istikrarsızlık, işgal altında tuttuğu bölgelerin durumu ve bölgedeki muhtemel çatışmalardır. Durum böyleyken, İsrail ordusunun önleyici savaş stratejileri ve sert güvenlik tedbirleriyle, oturmuş istihbarat servislerinin desteği şimdilik İsrail’i yatırım yapılabilir, güvenli ve istikrar sahibi bir ülke konumunda tutuyor.

İsrail her sene dış ticarette açık verir fakat turizm gelirleri, hizmet ihracatları ve yabancı yatırımlar sayesinde bütçe fazlası veren ülkeler arasındadır. 12 milyara yakın bütçe fazlası veren İsrail bu alanda da dünyada 21. sıradadır. (Türkiye yıllık 30 milyar civarında seyreden cari açığı yüzünden yabancı yatırımlara bağımlıdır.)

Turizm sektörü İsrail’in büyük gelir kaynaklarından biridir. Çeşitli tarihi ve dini alanlara ev sahipliği yapan İsrail, kişi başına en çok müze düşen ülkedir. Yaz turizmi, arkeolojik turizm ve ekoturizm İsrail’de revaçta olan diğer turizm alanlarıdır. 2016 yılında İsrail’i ziyaret eden turist sayısı 3 milyonu geçmiştir. Turistlerin çoğu ABD, Fransa ve Rusya’dan gelmektedir.

İsrail’de tarımsal üretim faaliyetleri narenciye, sebze, pamuk; sığır, kümes hayvanları ve süt ürünleri üzerinde yoğunlaşır.

Sanayi alanları gıda, içecek ve tütün, kostik soda, çimento, ilaç, inşaat, metal, yüksek teknoloji ürünleri (havacılık, iletişim, bilgisayar destekli tasarım ve imalatçılar, tıbbi elektronikler, fiber optik), ahşap ve kağıt ürünleri, kimyasal ürünler, plastik, kesilmiş elmas, tekstil ve ayakkabıdır.

İsrail’in dış ticarette en büyük ortakları ABD, Çin ve AB ülkeleridir. İsrail 2016 yılında 51.61 milyar $ ihracat yapmıştır. İhracatının %27.5’ini ABD ile, %8’ini Hong Kong ile, %6.1’ini İngiltere ile gerçekleştirmiştir.

Makine ve makine ekipmanları, yazılım ürünleri, işlenmiş elmas, tarım ürünleri, kimyasallar, tekstil ve konfeksiyon ürünleri İsrail’in ihraç ettiği mallardır.

İsrail yine 2016 yılında 57.9 milyar $ tutarındaki ithalatının %13’ünü ABD’den, %9.3’ünü Çin’den, ve diğer ürünleri de başta İsviçre, Almanya ve Belçika olmak üzere AB ülkelerinden gerçekleştirmiştir.

Hammadde, askeri teçhizat, imalat malzemeleri, işlenmemiş elmas, yakıtlar, tahıl, tüketim malları ithalatının önemli kısmını oluşturur.

İsrail’de 2016 lında enflasyon oranı %-0,5 olarak belirlenmiştir ve dünyada 24. sıradadır. (Türkiye %7,8 ile 196. sıradadır)

İsrail’in toplam dış borcu 2016 yılının sonunda 91.08 milyar $ olarak ölçülmüş ve İsrail’de rezerv olarak 97.22 milyar $ vardır. (Türkiye’nin dış borcu 410.4 milyar $’dır ve döviz rezervi olarak 115 milyar $ bulunur.)

Satın alma gücü paritesine göre, İsrail 316 milyar $ GSYİH’e sahiptir ve dünyanın 54. büyük ekonomisidir. (Türkiye 2,082 trilyon $ ile dünyada 13. sıradadır.)

Kişi başına düşen milli gelire baktığımızda İsrail 39.126 $ ile dünyada 21. sıradadır. (Türkiye 9.826 $ ile 65. Sıradadır.)

Gelir adaletsizliği tablosuna baktığımızda İsrail, OECD ülkeleri arasında gelirleri en adaletsiz dağıtılan 6. ülkedir. (Türkiye sondan 4. sıradadır)

İsrail’de enerji tüketimi ithal hidrokarbon yakıtlarla karşılanır. Tüketiminin ancak %5’ini kendi doğal yataklarıyla karşılarlar. Çok az petrol çıkar, bununla beraber yıllarca süre yıllarca süren başarısız doğalgaz aramalarının sonucunda 2010 yılında Akdeniz açıklarında Leviathan yatakları keşfedildi. İsrail’in bu gazı 2019 yılında kullanmaya başlaması ve fazlasını da ihraç etmesi bekleniyor. Muhtemel güzergahlar arasında Türkiye de bulunuyor (Türkiye üzerinden AB ülkelerine sağlanacak olan gaz, Rusya’ya olan bölge ülkelerinin bağımlılığını azaltacaktır.) İsrail’de ayrıca mevcut bir nükleer reaktör bulunup bulunmadığı net olarak bilinmiyor. Hükümet yetkilileri halkın iyiliği için nükleer santral projeleri geliştirdiklerini açıklamıştı.

Türkiye ile İsrail arasında imzalanan ve 1 Mayıs 1997 tarihinde yürürlüğe giren Serbest Ticaret Anlaşması’nı takiben, İsrail ile 2000 yılında 1 Milyar Dolar olan ticaret hacmimiz 2014 yılı itibarıyla 5,8 milyar ABD Doları ile maksimum değerine ulaşmış 2016 yılında ise 4.342 milyon dolar olarak gerçekeleşmiştir. 2017 yılı rakamları da 2016 yılını muhtemelen aşacaktır. (TÜİK) Türkiye, İsrail’den biyokimya ağırlıklı ithalat yaparken, otomobil ve ham madde ihracatı yapmaktadır.

SONUÇ

İsrail ekonomisi sağlam temellere bağlıdır. Büyüme rakamları iyi, işsizlik düşüyor, enflasyon düşük, bütçe fazlası veriyor. Vergi yükü ve kamu harcamaları düşük seviyelerde. Bununla beraber bazı sektörlerde devlet müdahalesi başarısız olarak verimliliği etkiliyor. En büyük sıkıntı ise gelir adaletsizliği ve fakirlik -özellikle işgal altında tuttuğu bölgelerde-. Para politikaları kapsayıcı olmaktan epey uzak. Akdeniz’de bulunan doğalgaz yatakları İsrail’in elini rahatlatmış durumda ve bölgeye yeni fırsatlar sunacağa benziyor.

KAYNAKÇA

http://www.jewishvirtuallibrary.org/history-and-overview-of-the-kibbutz-movement

The Kibbutz Movement


http://www.oecd.org/economy/israel-economic-forecast-summary.htm
https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/is.html
https://jwa.org/encyclopedia/article/histadrut
https://setav.org/assets/uploads/2017/09/DOGU_AKDENIZ.pdf
https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/tu.html
http://www.historama.com/online-resources/articles/israel/israeli_economy_since_six_day_war_1967_2007.htm
lhttp://file.setav.org/Files/Pdf/20121221123959_israil-siyasetini-anlama-kilavuzu-web.pdf
http://www.mfa.gov.tr/economic-and-commercial-relations-with-israel.en.mfa