Yazar: Murat Kahveciler

Minsk Şehir Yapısı

Asırlar önce Minsk bir nehrin yanıbaşında kurulmuş. Bir daire oluşturacak şekilde çeperlere doğru genişlemiştir. Kentleşme hızı çok yüksektir. Buna yönelik barınma ve ulaşım alanında kent çalışmaları 15, 20 sene sonrasına dek planlanmıştır. Paintte harita üzerinde kabataslak belirtmiş olduğum bir takım işaretleri açıklamalıyım. Zihinde canlandırmaya yardımcı olacaktır.

  • Kırmızı daire: Nyamiha and Svislach nehirlerinin kesişimi. Minsk’in ilk yerleşim yeri.
  • Sarı daire: Rus İmparatorluğu ve Sovyetler döneminden kalan mimarinin neredeyse tamamı muhafaza edilmiş parça (2. Dünya Savaşından sonra birçoğu restorasyon görmüş.) Minsk’in kalbi sayılmaktadır. Kültürel ve turistik mekanların % 90’ı bu max. 10 km2’ olan alan içerisindedir.
  • Kahverengi hatlar: Moskovskaya, Avtozavodskaya ve yapım aşamasında olan Zyaloni isimli metro hatlarıdır. Şehrin iskeletini oluşturmaktadır. Metrolar sadece 10-15 metre derinlikteler.
  • Mavi şeritler: Tarihi mimarinin aksine modern yüksek binaların ve otoparklı sitelerin yapıldığı yeni yerleşim alanlarıdır.

Genel Gözlemler

Opera, bale, tiyatro, konser, sinema, sirk vb. faaliyetler şehir insanı için çok büyük önem arz ediyor. Bilet gişeleri genelde kalabalık, aylar sonrasının biletlerini alan insanlar var. Ağustos ayının talihsizliği diyebilirim, sezon sonu olduğu için bu tarz etkinlikler tamamen tatilde. Bir kaç tane tiyatro binası gösterilere devam ediyordu. Ben de bir tanesine gittim fakat pek yakın hissettiğimiz bi olgu sayılmaz. Hatta ilginç olan cumhurbaşkanımızın AKM yerine Opera binası yapılması hususunda gösterdiği direnci Minskte tanık olduğum bi nevi temsilcisi olduğu tarihi ve kültürel değerden sonra daha iyi anlamış bulunuyorum. Ayrıca insanların eğlence hayatını şekillendiren iki şey var müzik ve alkol. Haftaiçi akşam saatleri 7-8 suları kararan caddeler, haftasonu yerini hep canlı müzik yapanlara, sarhoşlara bırakıyor. Neredeyse bütün gençler sabah eve giriyor. Bizdeki gibi meydan ve sokak kültürü zaten yok. Bir de hep kapalı mekanlar veya trafiğe kapalı bir kaç merkezi sokakta millet vakit geçiriyor. Şehrin bütünü 1 haftadan az sürede gezilebilir.

Kadın nüfusu çok fazla. Neredeyse nüfusun hepsi -öğrenciler hariç- çalışıyor. 60 yaşındaki kadınlar çöpçü, park sulayıcısı, otobüs şoförü, biraz daha genç olanları inşaat iskelelerinde alçı badana ile uğraşıyor. Genç kadınlar yalnız başlarına haftasonları hep çocuk arabalarıyla parklarda geziyor. Aile kurumu zannediyorum ki oldukça zayıflamış halde. Daha önce ortodoks papazların videolarını izlemiştim nüfusun gerilemesiyle ilgili. Erkeklerin sosyal hayattaki rolleri belirli alanlar hariç çok etkisiz hale gelmiş de denebilir. Bu konuda Minskli Katya hanım da çokça bahsetti. Kendisi 2008’de internetten bir Türkle tanışmış ve evlenmiş. 7 sene Ankara’da yaşamış. 4 yaşında bir kızı varmış. Geçtiğimiz ocak ayında eşi vefat etmiş ve Minsk’e geri dönmek zorunda kalmış. Türkiyeye acayip derecede hayran. Yeniden dönmek istiyor. Her neyse. Özetle şunu belirtti ki, Rus kadınlar aile kurumunu çok önemserler diyor. Yalnız Rus erkeklerin de tam tersine çok başıbozuk olduğunu belirtti. Bu durum nüfusla ilgili meseleleri anlamada etkili diye düşünüyorum.

Şehir merkezinde her köşede kilise, anıt, heykel, kahramanlık sembolleri bulunmakta. Bütün tarihlerini sokaklarda ve müzelerde yansıtmışlar. Şehirde 20’ye yakın müze, 150’ye yakın kütüphane bulunmakta. 2 milyon nüfuslu Minsk için çok iyi bir rakam. Ayrıca Belarus’ta eğitim kalitesinin çok iyi olduğundan bahsetmekteler fakat bu pek inandırıcı gelmiyor. Yine de yabancı özellikle Kazak, Türkmen, Azeri, Tacik vd. milletlerden lisans okuyan öğrenci sayısı oldukça fazla.

Her Cuma Tatar camine gittik. Öyle güzel bir buluşma noktası halini almış ki cami, Türkiye’ye nazaran acayip keyifli oluyor cumaları. Diyanet Vakfının 3,5 milyon dolar bağışladığı ve bu sayede 2004’ten beri yapımı sürdüğü halde bitirilemeyen cami 2 senede tamamlanmış. Cami cemaati Türklere ayrı bir hürmet duyuyor. Cami açılışı vesilesiyle yönetimin Türklere mi yahut Tatarlara mı devredileceği de çok önem arz ediyordu. Tabi camide Süleymancıların ağırlığı kendisini hissettiriyor. Orada yurtları da bulunuyormuş. Bu hafta cemaat liderlerinin vefatı sebebiyle Belarus’tan gelen hayli iş adamı olmuştur diye tahmin ediyorum.

Kimse devlet başkanının ismini ağzına almıyor. Acayip bir sinmişlik ve korku var yüzlerinde. Hatta 11 eylül’de parlemento seçimleri olmasına rağmen, televizyonlardaki anlık reklamlar, caddelerde karşılaştığımız birkaç reklam panosu hariç vitrinlere asılı A4 boyutu kağıtlardan başka seçimi hatırlatan bir şey yok. Ülkemizdeki seçim yarışlarını, marşları, mitingleri ve ekranlardaki tartışma programlarını düşününce siyaseten acayip ölü bir ülke. Zaten nüfusun büyük çoğunluğunun da sivil polis olduğuna inanılıyor. Bu sebeple güvenliği tehdit eden hiç birşey yok desem abartmış olmam.

Belarus çok transit bir coğrafyada bulunuyor. Avrupa’ya geçişler kuzeyde Sankt Petersburg’dan ve buradan yapılmaktadır. Ayrıca Sovyetler zamanında burası çok büyük bir sanayi merkeziymiş. Böylece bir sürü bilgisayar donanımları ve ihracatının da büyük bir payını oluşturan beyaz eşya (Atlant), traktör (MTZ) ve asansör sistemlerinin (Mogilev) üretimleri burada yapılmış ve günümüzde de devam etmektedir. Bu alanda yerli malı kullanımı da çok yüksektir. Bununla birlikte ihracatın genel yüzdesini komşu ülkeler ve Batı Avrupa ülkeleri oluşturmaktadır.

Yurtta bir gün çamaşır yıkamak istedik. Çamaşır makinelerini çalıştırmak için en az 5 kilo eşya ve bankaya 1,8 ruble yatırmak gerekli. Bu işlemi halletmem 2 saat sürdü. Sonra düşündüm muhtemelen devlet en ufak bir para trafiğini dahi takip etmek istiyor. Parasal işlemler gerektiren bu vb. konularda hiç iş görme kültürü yok.

Çalışma ücretleri çok düşükmüş de. 4 hafta derse giren Ludmila hoca, 20 senedir üniversitede ders veriyor ve aylık 450 dolar alıyormuş. Genele göre çok iyi de bir paraymış. Örneğin bir kasiyerin aldığı asgari ücret 100-150 dolar arası değişiyormuş. Konuştuğum bir taksici, günde 13, 14 saat mesaiyle haftada 6 gün çalışarak aylık yalnızca 300 dolar kazanıyormuş. Yalnız bununla beraber herkesin sağlık sigortası varmış ve kiralar da bir o kadar ucuzmuş. Doğrusu orta sınıf nüfus az, fakirler ve zenginler arasındaki mali uçurumun fazla olduğu tespitlerini paylaşmalıyım. Fakat günlük hayata statüden kaynaklanan farklılıklar pek yansımamaktadır.

Bir haftasonu Polonya sınırına 10 km uzaklıkta bulunan Brest şehrine gittik. Dindarlığın kamusal görünümü çok yüksek. Minsk’te çok az Ortodoksla tanışmama rağmen Brest neredeyse tamamen Ortodoks nüfustan oluşuyor. Başörtülü genç yaşlı kadınlar, bakışları önde zayıf erkekler kilise önlerinden geçerken saygı duruşunda bulunup daha sonra yoluna devam ediyordu. 2. Dünya Savaşının sembolik bir sahası halini almış Brest-Fortress Sovyet ruhunu çok iyi resmediyordu. Daha sonra Brest’e 2 saatlik mesafede bulunan ülkenin en büyük ikinci ormanına 30 senelik eski püskü Isuzu marka bir dolmuşla gittik ve yolculuk boyunca köy girişlerinde büyük ve süslenmiş haçlar dikiliydi. Aynı şekilde yol kenarlarında bir sürü mezarlıklar ve tarım arazileri yer alıyordu. Farklı bir tecrübe olmuştu doğrusu.
Daha eklenecek bir sürü şey var yalnız geçen ay sanki bir hafta gibi geçtiği için daha sonra akla gelenleri başka bir raporda yazmak istiyorum.

Son olarak yüzyüze iletişim kurmak Belarus’ta daha kolaydı. Bu durum Minsk’in yerlisi olmamanın getirdiği rahatlık hissinden de kaynaklanabilir. Yalnız 4 haftalık yurtdışı programını İstanbul’daki bir aylık yaz programıyla kıyaslayınca gerçekten çok daha verimli olduğunu söylemeliyim. Yaz programının bütünüyle yurtdışı eğitimine ayrılması daha güzel olur elbette. Tabii bunu kim istemez ki.