Yazar: Mehmet Zahit Şimşek

Tarih: Arkeolojik kazı çalışmaları dikkate alındığında çok daha önceki tarihlere ait kültür kalıntıları henüz Çinliliğin bulunmadığı devirlere ait sayıldığından ötürü Çin tarihi milattan önce 2000’lerde başlar. Milâttan önce 1500 yılı dolaylarında Çin’de yazının kullanılmaya başlanmasıyla Çin tarihiyle ilgili yazılı belgeler de ortaya çıkmıştır. Bununla beraber eğer eğer bölgedeki kazı çalışmaları ve coğrafi keşiflerin tamamı Çin kültür ve tarihine eklemlenecek olursa bunlar Çin tarihini milâttan önce 4000 yıllarına kadar götüreceklerdir.

Çin’in siyasi tarihi çoğunlukla bizim tarihimizde de bir dönem yaşanmış olan beylikler savaşı dönemlerini andıran sülâle hâkimiyetleri şeklinde geçmektedir. Genel kabul gören tarhi anlayışından ilerleyecek olursak efsanevî devir olarak adlandırılan m.ö. 2000 öncesinden sonra Hisia Hânedanı – m.ö. 2000-1500 arasında hüküm sürmüşlerdir -, şimdiki Şensi eyaletinin güneyi ile Hehnan eyaletinin batı ve orta bölümlerinde hâkim olmuştu. Bu devletin sınırları içinde çok fazla yabancı kavim ve farklı kültürlerin bulunması, ilk Çin kültürü sayılacak olan birliktelik ve toplumun da zengin bir şekilde doğmasına yol açtı. Milâttan önce 1450-1050 yılları arasında Hehnan’ın kuzeydoğusunda hüküm süren ve Hisia Hânedanı’nı alt ederek kendisini iyiden iyiye bölgede söz sahibi yapan Shang Hânedanı, Hisia’dan daha çok aslî Çin özelliği göstermesi bakımından en azından kültürel olarak Çin’in gerçek kurucu Hânedanı olarak anılır. Shang Hânedanı döneminde yazının icat edilmiş olması bu döneme ait yazılı kaynakların bulunabilmesine ve dönem hakkında daha çok bilgi edinilebilmesine imkan sağladığından tarih penceresinden bakıldığında daha önce bölgede söz sahibi olmuş diğer kavim ve hanedanlara göre kendinden daha fazla söz ettirme imkanı bulunabilmektedir. Çok tanrılı bir dine inanan Shang dönemi Çinlilerinin dinî ibadetlerinde bazen insan kurban ettikleri de bilinmektedir. Fakat bu devrin ortalarına doğru daha çok kuzey menşeli olduğu tahmin edilen bir kültürün etkisiyle dinî inançlarda büyük farklılıklar ortaya çıkmaya başlamış ve de topluluklar daha çok kültürel dinler denilen olgulara inanmaya, tapınmaya başlamışlardır. Bu dini değişimin en büyük etkenlerinden birisi muktedir olan siyasi gücün kendisi dışında herhangi bir oluşuma asla izin vermek istememesi sonucu zorla dayattırılan dini anlayışlardır.

Shang Hânedanı batıda yaşayan ve iyice kuvvetlenen Chou beyliği tarafından yıkıldı m.ö. 1050 yılında yıkıldı. Chou beyliği yöneticilerine ayrı bir parantez açmak gerekirse büyük ölçüde Türk ve Tibet tesiri altında kalmış bulunan Chou devlet idarecilerinin Türk asıllı olduğu konusunda bazı fikirler de ortaya atılmıştır. Nitekim Choular’ın dinî inanışları Shang Hânedanı döneminde bölgede var olan anlayıştan farklıydı. Güneş ve yıldızlara inanışın baskın ağırlıklı olarak ortaya çıktığı bu din ile Choular insan kurban etme âdetini de ortadan kaldırmışlardı. Ancak Chou’lar değişik kültürlerden gelen yaşam stilleri nedeniyle diğer iki hânedan gibi uzun süreli ayakta kalamadı ve milâttan önce 770 sıralarında iç karışıklıklar sebebiyle önce başkentlerini daha güvenli sayılabilecek bir bölge olan Loyan’a taşıdılar. Bundan sonra yaklaşık 250 yıl boyunca sürecek olan çok kanlı bir süreç başladı ve bu süreç içinde 100 kadar küçük feodal devlet birbirleriyle çarpıştı. Bunların sayısı bu savaşlar sonunda yirmiye kadar düştü. “Savaşan devletler zamanı” denilen bu zaman diliminde sosyal ve iktisadî alanda büyük değişmeler oldu. Yeni fikirler özellikle de Konfüçyüs akımı güçlenmeye başladı.

Chou Hânedanı’nın sona ermesiyle başlayan bu savaşların neticesinde süren uzun savaşların ardından Chin sülâlesi Çin’in tek hâkimi oldu. Bu sülâle de başta Türkler olmak üzere Tibetliler ve diğer Çinli olmayan kavimlerle karışmıştı. Dolayısıyla halk tarafından da fazla kabul görmeyen bu yönetim uzun sürmedi ve Chin hâkimiyeti, milâttan önce 206’da yerini Han sülâlesine bıraktı.

Milâttan sonra 8 yılında Han Hânedanı yöneticilerinden olan Wang-mang isimli komutan, Han Hânedanlığı’nı yıkarak hükümdarlığını ilân etti ve Hsin sülâlesini kurdu. Yeni kanunlarla devlet teşkilâtını değiştirmeye çalıştı. Ancak yaptığı değişimler zaten hileyle başa geçtiği düşünülen komutan için bardağı taşıran damlalar oldu ve bir süre sonra çıkan isyanlar neticesinde Hsin sülâlesi devrildi ve yerini tekrar “Doğu Han sülâlesi” adıyla Han sülâlesi aldı (m.s. 25). Bu şekilde devletin zayıfladığı dönemlerde kendi siyasî hâkimiyetlerini kurmak isteyen sülâleler arası mücadeleler dönemsel olarak her zaman arttı, bu da Chou Hânedanlığı’nın ardından gelen savaşlarla dolu yılları coğrafyanın tekrar ve tekrar yaşamasına neden oldu. Nitekim son Han hükümdarının tahttan indirilişinden (220) sonra Çin’de bir siyasî parçalanma meydana geldi, “üç devlet zamanı” da denilen 220-310 yıllarından sonra yine siyasî birliğin kurulamadığı “altı sülâle devri” (316-589) yaşandı ve nihayetinde 580 yılında iktidarı eline alan kuzeydeki Sui Hânedanı diğer krallıkları yenerek Çin’de yeniden birliği sağladı. Sui Hânedanı, Çin’de birliği tekrar sağlamış olmasına rağmen hâkimiyetini kuvvetlendiremeden 618 yılında yıkılarak yerini Tang sülâlesine (618-906) bıraktı. Bu sülâle zamanında Çinliler Türkler’le yaptıkları büyük savaşlar sonucunda nüfus avantajlarını iyi kullanarak Türkistan’a girmeyi başarmışlardır. Aynı tarihlerde Asya’da İslâmiyet’in yayılma hareketlerinin de başladığını belirtmekte fayda vardır ki yapmış olduğumuz Pekin gezisinde 700’lü yılların başında Pekin’de inşa ettirilmiş olan, daha sonra yaşadığı doğal afetler ve yangınlara rağmen dönemin yöneticileri tarafından restore ve tekrar inşa ettirilen camileri de görme fırsatını bulduk.

Çin’de siyasî birliğin bozulduğu bu tarihlerde kıtanın güney bölgesinde on ayrı sülâle kendi hâkimiyetlerini ilân etmiş bulunuyordu. 1279 yılına kadar devam eden Sung h-Hânedanı’ndan sonra Çin’de Moğol hâkimiyeti etkili bir şekilde kendini göstermeye başladı ve önceki yabancıların hâkimiyetlerine nazaran daha geniş bir şekil alarak bütün Çin’i kapladı. Gerek kültür gerekse nüfus açısından Moğol Devleti’nde Türk ve diğer yabancı unsurların etkisi oldukça fazla bir şekilde yer bulduğu için halk nezdinde diğer Türk ağırlıklı yönetimlerin yaşadığı akıbeti Moğollar da bir süre sonra mecburi olarak tattılar. Yüan Hânedanı adını alan Moğol Devleti Pekin’i başkent yaptı. Moğol yönetiminde sosyal ve iktisadî açıdan gittikçe zayıflayan devlet halkın isyanı sonucunda hâkimiyeti şehir şehir geriletmek zorunda kaldı ve nihayet 1368 yılında yerini Ming sülâlesine bıraktı. Moğolların devlet idaresinde sadece Moğollar’ı çalıştıran, bilhassa Çinliler’i en aşağı tabakaya koyan anlayış ve politikasına tepki olarak Çin’de kuvvetli bir millî şuur doğdu. Bu defa da Çinliler bütün diğer insanları aşağı görmeye başladılar. 1644’te Çin’de idareyi ele alan Mançular zamanında da Mançu milliyetçiliği devlet idaresinde kendini gösterdi. Bu devirde bir yandan nüfusun hızla çoğalması, öte yandan üretimin artmaması sonucunda genel bir kıtlık ve ekonomik darboğaz görüldü. Mançu devrinde tekrar Orta Asya’ya yayılmaya başlayan Çin ile Rusya’nın menfaat çatışmaları bu iki devleti ilk defa karşı karşıya getirdi. Avrupalıların Çin’i tanımalarından sonra gittikçe artan kültür temasları Çin’in yaşam, yönetim ve kültürel hayatını epeyce etkiledi. Özellikle 1821-1850 arası, Batılılar’ın Çin’i müstemleke yapma gayesiyle nüfuzlarını iyice arttırdıkları dönem olarak anılır. 1850’den sonra halkın bu konulardaki rahatsızlığının yine isyanlara sebep olduğu görülür. Bilhassa Müslümanların çıkardıkları çeşitli eyaletlerdeki isyanlar bu devrin en önemli olaylarını meydana getirdi. Türkistan’da Müslüman Türk hâkimiyetini kuran Yâkub Han, Osmanlı Devleti’yle temasa geçip, İngiltere ve Rusya ile de antlaşmalar imzaladı. Kısa sürede kendisine dostlar edinmeye başlamasına rağmen bu hâkimiyeti uzun sürmedi ve yıkıldılar.

Mançu hükümeti 1912’de devlet idaresinde cumhuriyeti seçtiğini ilân etti. Fakat bilhassa yönetimin emri altında olan ve kendilerini hükümdar mevkiinde görmek isteyen generaller tarafından cumhuriyet idaresine karşı faaliyetler yürütüldü. Çin’in güneyinde Sun Yat-sen liderliğinde kurulan hükümet, komünist ideolojiyi benimsemiş olan kuzeydeki hükümetle mücadeleye başladı. Sun Yat-sen’in ölümünden sonra idareye Chiang Chieh-shih yani Çan Kay-şek geçti. Chiang Chieh-shih 1927’de komünistleri kanlı bir şekilde bastırdı ve yönetimi büyük oranda elinde tutmayı başardı. Bu sırada, 1893 yılında Hunan eyaletinde doğan ve Marksizm’i benimsemiş olan Mao Ts’e-tung’un yıldızı parlamaya başladı. Mao 1931 yılında Çin Sovyeti Kurultayı’na başkan seçildi. Fakat Chiang Chieh-shih liderliğindeki Halk Partisi bütün Kıta Çini’nde üstünlüğünü sürdürdü ve özellikle 1932-1934 arasında komünistleri Chiang-hsi’de ağır bir hezimete uğrattılar. Bunun üzerine 1934’te komünistlerin 12.000 km’lik uzun yürüyüşleri başladı. Yen-an denilen bölgede, ki hâlâ komünist rejim tarafından kutlamalar ve anma etkinliklerinin sık sık yapıldığı bir bölgedir, yeniden komünist hükümeti kuruldu. Mao 1935 yılı başında partinin başına geçti. Ancak 1937’de başlayan Japon işgali, ekonomik yönden zaten çok zor durumda bulunan Çin için âdeta bir yıkım oldu. İşgal komünistlerle Halk Partisi taraftarlarını birleştirdi ancak bütün olan bitenlere rağmen Mao komünist faaliyetleri sürdürdü, toprak reformu gibi halkı direkt hedef alan yenilikler yaptı. Özellikle toprak reformu köylüler arasında memnuniyet uyandırdı ve iç savaşta Mao’ya büyük bir avantaj sağladı. II. Dünya Savaşı’nın sona ermesi ve Japonların Çin’i terk etmesi üzerine, Mao liderliğindeki komünistlerle Chiang Chiehshih’in başkanlığındaki Halk Partisi arasındaki önceden beri süregelen çatışma durumu iç savaşa dönerek yeniden başladı. İki liderin Japonya’nın çekilmesinden sonra Ağustos-Ekim aylarında Ch’ung-ch’ing’de bir araya gelmeleri bir sonuç vermedi. Üç yıl süren iç savaşın ilk devrelerinde Halk Partisi taraftarları başarılı oldular. Fakat gerilla savaşına başlayan komünistler daha sonra üstünlüğü ele geçirdiler. 1 Ekim 1949’da Pekin’de ilân edilen Çin Halk Cumhuriyeti’nin danışma meclisi Mao’yu hükümet başkanı seçti. Mücadeleyi kaybeden Halk Partisi taraftarları ise Formoza adasında Milliyetçi Çin (Tayvan) adıyla cumhuriyetçi bir idare kurdular. Bugün yaklaşık 20 milyon insanın yaşadığı Formoza adasında bu idare hâkim bulunmakta. Ülke kendisini hâlâ Milliyetçi Çin olarak tanıtmasına karşın yurtdışında Tayvan olarak tanınmaktadır. Milliyetçi Çin ile bu ülkenin bulunduğu Formoza adasını Kıta Çini’ne bağlamak, Çin Halk Cumhuriyeti’nin başlıca politikalarından biridir. 1950 yılında kesin olarak ayrılan iki ülke bugün her alanda birbirlerine rakip politikalar takip etmektedirler. Çin buna ek olarak kendisiyle politik ilişkiler içerisine girmek isteyen her ülkeden kendisinin izlediği ve hakimiyeti altında olduğunu belirttiği bölgelerin tamamının Pekin’e bağlı olduğu ana fikri etrafında şekillendirdiği ‘tek Çin politikasını’ tanımasını da istemektedir. Bu sebepten dolayıdır ki dünyadaki ülkelerin çok büyük bir bölümü Tayvan’ı ülke olarak tanımaktan kaçınır ve genel olarak ticaret elçileri aracılığıyla iletişimlerini sürdürürler.

Çin’in tek hâkimi durumuna gelen Mao, devrimlerin başarılı olamaması üzerine çok ağır eleştirilere uğradı. 1966 yılına kadar özellikle parti içinden birçok engelle karşılaştı. Bu yüzden 1966 yılında muhaliflerini bertaraf etmekle uğraşan Mao, bu tarihte kültür devrimi adı verilen yeni değişim hareketini başlattı ve bunda büyük ölçüde başarılı oldu, 1975’te ölümüne kadar mevkiini korudu. Ancak ölümünden sonra tekrar aleyhinde faaliyetlere başlandı ve hâtıraları silinmeye çalışıldı.

Çin Türkiye ilişkileri geçmişten gelen çok eski bağlarla birbirine bağlıdır. Türklerin Müslüman olmadan önce Çin içlerine gerçekleştirdikleri birçok akın, Çin’i uzun yıllar boyunca hakimiyet altında bulunduran birden fazla Türk Hânedanı’nın tarih sahnesine çıkmış olması bu bağlara örnek olarak verilebilir. İslamiyet’in seçiminin ardından da savaşlar, ticaret ve kültürel etkileşim sürekli devam etmiş, bölge ve coğrafyadaki Müslüman sayısının sürekli bir şekilde artışı Türkler ve türkî devletlerin bölgeyle ilgilerini koparmamalarında önemli rol oynamıştır.

Çin’de önce Müslüman tüccarlar vasıtasıyla tanıtılan İslâmiyet, İslâm ülkeleriyle Çin arasındaki siyasî ve ticarî ilişkilerin gelişmesine paralel olarak daha fazla yayılma imkânı bulabilmişti. 751 yılında Çin ile Abbâsîler arasında yapılan Talas Savaşı, Çin’in Orta Asya’daki nüfuzunu sona erdirirken İslâmiyet’in bu bölgedeki Türkler arasında yayılışını da hızlandırmıştı.

Osmanlı döneminde çok sıkı olmasa da sürekli olarak devam eden diplomatik ilişkiler Osmanlı’nın mirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde uzun süre sıfıra inmiştir. Türkiye ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki diplomatik ilişkiler 1971 ilk olarak yılında tesis edilmiştir. Türkiye yukarıda da belirttiğimiz “tek Çin” politikası çerçevesinde, Çin Halk Cumhuriyeti’ni Çin’in tek meşru temsilcisi kabul etmektedir. Türkiye ile Çin arasındaki iş birliği her iki ülkenin de dışa açılmaya başladığı, ekonomik ve siyasi olarak yükseldiği 1980’lerden itibaren hareketlilik kazanmıştır.  Ticari, politik ve enerji bakımından çok büyük partnerlikler kurabilecek olan iki ülke arasındaki ilişkiler statik ve potansiyelinin oldukça altında seyretmektedir. 2010 yılında “Stratejik İş birliği” düzeyine yükseltilmiş olan ilişkiler, son dönemde karşılıklı üst düzey ziyaretlerin de katkısıyla daha üst seviyelere çekilmeye çalışılsa da henüz istenen ve arzulanan durumda değildir.

Çin’in Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyalardaki ülkelerle ilişkilerinde temel ortak nokta genellikle enerji ve pazar ihtiyacı olarak görünür. Ancak artık Çin enerji ihtiyacı ve pazar arayışının yanı sıra uluslararası düzen, küresel yönetim ve bölgesel çatışma alanlarında daha aktif ve oyun değiştirici bir aktör olarak da ortaya çıkmakta ve dünya sahnesinde bulunmaktadır. Bunun en önemli örneklerini Çin Halk Cumhuriyeti’nin askeri alandaki gelişmelerinden ve denizaşırı üslerinden görmek mümkündür. Çin özellikle Afrika sahillerinde çok ciddi askeri ve STK yatırımlarıyla belirli ülkeleri yanına çekerken, bir yandan da üstünde askeri üslerin konuşlandığı suni adalar oluşturarak kendi tartışmalı deniz kıtası sahanlığını genişletme yolunu deniyor.

Türkiye-Çin ilişkilerinin en temel açmazlarından birisi olarak her iki ülkenin son 30 yılda geçirdiği sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel değişimin sınırlı konular ve bakış açıları üzerinden değerlendirilmesi yanlışını sayabiliriz. Özellikle Türkiye’de Uygur meselesi üzerinden oluşan siyasi baskı alanlarının bir benzerinin Çin’de bütün halka yayılmış bir İslam korkusu olarak yer bulması hem Çin hem de Türkiye’de daha çok ideolojik algılamalarla oluşan karşılıklı bir ilişki zemini ortaya çıkarmıştır. İki tarafın da yeterli ve karşılıklı doğru bilgi akışını sağlayacak kanallarının kapalı veya hiç açılmamış olması konuyu daha da derinleştirmekte, önyargıları güçlendirmektedir.

Özellikle 2013 yılında Türkiye’nin Uzun Menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Sistemi (T-Loramids) için en uygun teklifi veren Çinli şirketle görüşmeleri iki yıllık bir sürenin sonunda sona erdirmesi de iki ülke arasındaki süregelen soğuk ilişkiler yumağının bir örneği olmuştur. Ancak Türkiye’de adeta bir dönüm noktası olan 15 Temmuz’un ardından ilişkilerde hatırı sayılır bir iyileşmeyi gözlemlemek mümkündür.  Nitekim 2016 yılının Kasım ayında Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştiren Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Wang Yi Türkiye ve Çin’in kara gün dostu olduğunu ifade ederek ilişkilerdeki ilerlemeyi vurgulamıştır. Lakin Türkiyeli iş adamları ve öğrencilerin yaşadığı vize mağduriyetleri ve Çin’de güvenlik önlemleri nedeniyle maruz kaldıkları olumsuz uygulamalar hala devam etmektedir. Bu da uzun süreli ve geniş bir siyasi perspektifin hâlâ oturtulamamasından ötürü kaynaklanan sorunlardandır.

Sonuç olarak siyasi bir perspektif, ortak hedefler ve stratejik iş birliği alanları somut bir şekilde tartışılmadan Çin ile sadece ekonomi üzerinden bir ilişki geliştirmeye çalışmak yeterli değildir. İki ülke arasında gelişecek olan fırsatlar, iş birliği alanları ve ortak tehdit alanları konusunda yaşanacak herhangi bir gelişme ve ilerleme Türkiye açısından her halükârda bir kazanım olacaktır. Özellikle Çin’in küresel siyasetteki konumu ve kurumsal iş birliği yapılabilme durumları göz önüne alınırsa, ki Çin BMGK (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi) daimî üyesi olarak küresel siyasetin can alıcı konularında söz sahibi olan beş ülkeden biridir, bu olası iş birliğinin Türkiye için can alıcı olacağı açıktır.

Din: Çin geçmişten günümüze kadar birçok inanış ve inanç sistemi yer almış büyük bir coğrafya. İnsan kurban eden topluluklardan, yamyamlığa varan amelî ritüeller içeren inançlara varana kadar geniş bir yelpazeye sahip olan bu coğrafyada günümüzde tahmini olarak yapılacak nüfus sıralamasına göre Budizm, Taoizm, İslam dini, Hıristiyanlık (sadece Katolik kilisesi devlet tarafından tanınmakta) ve Konfüçyanizm din ve inanış sistemi olarak yer almaktadır. Konfüçyanizm her ne kadar bir felsefe ekolü olarak görülse de onu da burada anmak daha iyi olacaktır zira Çin’de yaşayan ateist ve deistlerin neredeyse tamamı Konfüçyüs felsefesine gönülden bağlıdırlar. İnsanlar her ne kadar kendi seçimleriyle bu yola girmemiş olsalar da İslam’daki mukallid olgusuna benzer bir durum Çin’de de genel olarak yaygındır. Bu yukarıda sayılanların dışında Çin coğrafyasında azınlık olarak Hinduizm ve Lamaizm’e mensup insanlar da bulunmaktadır.

Taoizm: Çin ‘e ait en eski öğretilerdendir. Kimi zaman din veya bir tür ahlaki inanç olarak ele alınan öğretinin temel kitabı Dao De Çing (Yol ve Erdem Kitabı) incelendiği zaman burada klasik inanışlarda bulunan ne bir tanrı kavramı vardır ne de “iyi ve kötü” gibi ahlakın temelini oluşturan görüşler bulunabilir. Kitapta “Sonsuz Tao, ne anlatılabilir olandır ne de ad verilebilir olandır” der. Kitabın devamındaki anlatımlarda her şeyin durmaksızın değiştiği, dönüştüğü ileri sürülerek, ona ad vermekle, doğanın akışına aykırı olarak “sabit” veya “mutlak” bir kavram/olguya indirgenemeyeceği anlatılır. Bu kitapta Tao açıklanamaz ve ad verilemez olarak ortaya konduktan sonra “Yer ve Gök” ün kökünün “adsız/ her daim değişen” olduğunu, “Her şey” i doğuranın ise “adlı/algı meselesi” olduğunu anlatır. Duyumsama ve algıdan uzaklaştıkça, çıktıkça, Tao’nun asıl cevherine; duyumsama halinde kalındığında ise onun yalnızca beliren, dışa vurmuş algılanabilir haline tanıklık edilir, der, LaoZi. Bu haliyle doğanın ve tüm kâinatın akışının kendisinin algılarla, duyumsamalarla sınırlı olamayacağı öğretinin temel vurgusu olmaktadır. Her şey karşıtıyla vardır. Değişimi sürükleyen titreşimin iki temel taşı Yin ve Yang karşıtlığıdır ve bunlar birbirinin kopmaz parçasıdır. İlerleyen sayfalarda, değişimin döngüleri, boşluk ve doluluk, karşıtların birbiriyle olan temel ilişkileri, “yer” ve “gök” ile ilgili aktarımlar, su ve Tao, boşluk ve Tao gibi konulardan dem vurulur.

İnanç sisteminin halkların binlerce yıllık yaşam mücadelesi, merakı ve gözlemi ile oluşmuş bir öğreti olduğu görüşü, günümüzde kültürler daha dolaysız tanınmaya başlandıkça ve geçmişteki çevirilerden kaynaklanan bilinçli/ bilinçsiz adlandırmalar ayıklandıkça daha duru bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında din olarak değerlendirilemez.

Çin’in dışarıya açılışından beri anayasada bulunan din özgürlüğü devletin insanlar ve dinler arasında ayrım yapmadığı öğretisini öne çıkartsa da devlet tarafından inanış sistemleri ve İslam’ın bazı durumlarda direkt bazı durumlarda ise örtülü olarak ayrımcılık nedeni olduğunu söylemek mümkündür. Özellikle yeraltı zenginlikleri bakımından önem arz eden Uygur özerk bölgesi, Tibet bölgesi ve Bangladeş sınırına yakın kesimlerde Çin devletinin izlediği politikalar gereği din büyük bir baskı sebebi olarak görülmektedir.