Yazar: Abdulkerim Yaprakçı

İsrail Devletinin Kuruluşunda Din ve Laiklik

İsrail her ne kadar kendisini dinsiz laik bir devlet olarak tanımlasa da devlet tanımında Yahudi ve demokratik ifadesi yer almaktadır. Buna rağmen devlet kendisini kuruluş evresinde “seküler”, “sosyalist Siyonizm değerlerine bağlı”, “çoğulcu ve çok kültürlü”, “barışçıl” ve “demokratik bir cumhuriyet”1 olarak tanımlamaktaydı. Hatta kurucu Ben Gurion tarafından 1948 yılında okunan kuruluş bildirgesinde “ İsrail’in Peygamberlerinin öngördüğü gibi özgürlüğe, adalete ve barışa dayanacaktır; din, ırk ve cinsiyet ayrımı olmadan tüm vatandaşlarının sosyal ve siyasi haklarında eşitliği garanti edecektir; din, vicdan, dil, eğitim ve kültür özgürlüğü sağlayacaktır; tüm dinlerin Kutsal Yerlerini koruyacaktır; ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin ilkelerine bağlı olacaktır ibaresi yer almaktadır. Bu anlayışların İsrail devletinin kuruluşunda zikredilmesini tek bir sebeple açıklamak imkansızdır ancak en temel sebebin kuruluş döneminde hakim olan batılı değerlerin etkisi ve bölgenin sosyolojik açısından bir devlet tarafından inşa edilmesi için bu tür kavramlara duyulan ihtiyaç diyebiliriz. Zira kurucu hareket olan Siyonizm’in ana kadrosunun   da göçlerine kadar orta ve doğu Avrupa’da yetişmiş kişilerden oluşmuş olması da bu tür fikirlerin kabul görmesinde önemli olmuştur. Zaten 19. Yüzyılda kurulan Siyonist hareket dindar Yahudilerin desteklediği bir hareket değil tam tersine laik Yahudiler tarafından kurulmuş bir harekettir. Ayrıca İsrail’in kuruluşunda büyük pay sahibi olan İngiltere’de

Devletinin – Balfour deklarasyonunun yayınlanması, Manda döneminde Yahudilerin kurumsallaşmasına müsaade edilmesi, İsrailli militanları orduya alınarak eğitilmesi vb. İngilizlerin kuruluş döneminde Yahudilere sağladığı en büyük desteklerden birkaçıdır.- hakim olan sosyalizmin Yahudi aydınlar üzerindeki etkisi de bu tür fikirlerin İsrail devletinde hakim olmasında büyük pay sahibidir.

Kuruluş döneminde bahsedilen bu kavramlar zamanla yaşanan sosyal, siyasi ve askeri olayların etkisiyle değişime uğramış ve kendini seküler bir devlet olarak tanımlayan İsrail devleti zamanla radikalleşmeye ve bir Yahudi devletine dönüşmeye başlamıştır. Zamanla dindar ve sağcı kesimi temsil eden partilerin devlette etkisi artmış hatta eğitim, kültür, adalet gibi topluma direk etki eden çeşitli bakanlıklar da söz sahibi olmuşlardır.

İsrail’de Var Olan Dinler:

İsrail nüfusunun %76 gibi büyük bir kısmını Yahudiler teşkil eder. Bu Yahudiler de kendi içlerinde yaşam tarzlarına ve Yahudiliğe olan yaklaşımlarına göre çeşitli gruplara ayrılır ki bunları ayrı bir başlık altında ilerleyen bölümlerde inceleyeceğiz.

Yahudilerden sonra İsrail devletinin en büyük azınlığı Araplardır. Nüfusun yaklaşık %20’lik kısmını oluştururlar ve çoğunluğu Müslümandır. Şu önemli noktayı belirtmekte fayda var ki burada bahsedilen Araplar 1948 sınırları içinde yer alan Araplardır. Zira İsrail’in 1967 yılında fethettiği Doğu Kudüs, Batı Şeria, Gazze şeridi ve Golan tepelerinde yaşayan Arapların İsrail vatandaşlığı bulunmamaktadır.

Toplumun geriye kalan %5’lik kısmını ise Dürziler, Çerkezler ve herhangi bir dini tasnife girmeye topluluklar oluşturur.

İsrail’deki Yahudiler

İsrail’deki Yahudileri ve çeşitliliğin sebeplerini anlamak için kısaca Yahudi göçlerinden ve

Yahudilerin tarihinden bahsetmek icab eder.

Yahudi Göçleri

Bu başlıkta bahsedeceğimiz göçler Yahudilerin Balfourd Bildirisinden sonra Filistin’e yaptıkları göçlerdir. Bu göçlerin ilk dalgasında çoğu Rusya’dan olmak üzere 35 bin Yahudi bu topraklara göç etmişler3 ve bu Yahudiler kendilerine özgü tarım sistemleri ve karakterleriyle daha sonra gelecek olan Yahudi cemaatin de karakterini fazlasıyla etkiledi. Rusya’dan gelen ve komünizmin kurmak istediği ideal toplum fikrinden etkilenmiş olan bu Yahudiler kibutz denen komünal yaşam alanları oluşturdu. Burada herkes eşitti ve herkesin belirli bir görevi vardı. Yapılan işler karşılığında hiçbir kazanç elde edilmiyordu.

Daha sonra ise Polonya’dan 60.000 civarında Yahudi geldi ve bunlar daha çok Kudüs, Hayfa ve Tel Aviv gibi şehirlere yerleşerek burada şehirleşme anlamında önemli katkılarda bulundular. 2.

Dünya savaşı sırasında gelen 165.000 civarındaki Alman Yahudiler ise daha nitelikli kişilerdi. Aralarında bir çok profesör vardı. Bu Yahudiler bölgedeki Yahudi cemaatinin kültür seviyesini önemli ölçüde yukarıya taşıdı.

İsrail’e gelmiş en büyük göç dalgalarından birisi 1948 savaşından sonra Arap ülkelerinden gelen Yahudilerdi. Yaklaşık 800 bin Yahudi çeşitli baskılar sebebiyle Arap ülkelerinden çıkmaya zorlanmış ve bunların 700 bin kadarı İsrail tarafından kabul edilmiştir. Kültürel olarak bölgeye uyum sağlamaları için bu Yahudilerin dönüşüm kamplarına alındı. Daha sonra ise topluma entegre edildi.

Aşkenaz – Seferad Ayrımı ve Güncel Mezhepsel Ayrımlar

Konu Yahudiler arasındaki uyuma geldiğine göre biraz da aşkenaz ve seferad Yahudilerinde ve bu ikisi arasındaki farklardan bahsetmek gerekir. Seferad İbranice’de İspanya demektir. Aşkenaz ise Almanya demektir. Gelen hatlarıyla bu iki bölgeden çıkan Yahudileri ve onlardan gelen nesilleri temsil ederler. Ancak günümüzde seferad, aşkenaz olmayan tüm Yahudileri kapsayan bir terim halini almıştır. Aşkenaz Yahudileri genelde Hristiyanların hakim olduğu bölgelerde yaşamış ve bulundukları bölgelerde hep bir baskıya maruz kalmıştır. Doğu ve orta Avrupa’da yaşayan Yahudiler tarih boyunca çeşitli kıyımlara maruz kalmışlardır. Hatta ünlü tarihçi İlber Ortaylı Haçlı seferlerinin ilk hedefinin Avrupa’da yaşayan Yahudiler olduğunu ve öncelikle onların bir kıyıma maruz kaldığını söyler. Bu yüzden Aşkenazlar genelde bulundukları bölgeye entegre olmadan kendi içlerine kapalı bir toplum olmuşlardır. Aşkenazlar yidiş denilen ve Almancaya benzer bir dil kullanırlardı.

Seferad yahduileri ise İspanya ve Portekiz’in Yahudilere sunduğu ya dininizi değiştirin ya da buradan göç edin teklifinden sonra Osmanlı Devleti’nin merhametine sığınmışlardı. Bir kısım Yahudiler ise bölgede kalarak din değiştirme kisvesiyle kendi dinlerini gizli bir şekilde yaşamaya devam etti. Osmanlının bu Yahudileri kabul etmesinin en önemli nedeni hiç şüphesiz bu insanları iyi birer zanaatkar ve Avrupa’yı yakından tanıyan iyi diplomatlar olmasıydı. Müslümanların Yahudilere karşı bu merhametli ve hoşgörülü tavrı sadece Osmanlı devleti ile sınırlı değil aynı zamanda Selçuklular, Emeviler gibi bir çok İslam devleti de Yahudilere kendi büyük kolaylıklar sağlamıştı. Seferad Yahudilerinin kendilerine özgü Ladino denen ve İspanyolcaya yakın bir dilleri vardı. Ancak bu dil zamanla kayboldu. Günümüzde yaşatılmaya çalışan diller arasında.

Aşkenazlar ile seferatlar arasında dini açıdan da çeşitli farklılıklar olmakla birlikte Yahudi devleti İsrail bugün bu ayrımın kalktığını savunur ancak günümüzde İsrail’de yaşayan Yahudilerin kendilerini sınıflandırmak için kullandığı terimler ile aşkenaz-seferad kültürel ayrımı arasında güçlü bağlar vardır. Örneğin kendini laik olarak tanımlayan Yahudiler genelde Avrupa’dan göç eden Yahudilerken kendilerini geleneksel olarak sınıflandıran Yahudiler ise daha çok doğu kökenli Yahudi ailelerdir. İsrail’de bu iki sınıflandırmanın dışında dindar ve haredi diye iki ayrı sınıflandırma daha güncel olarak kullanılmaktadır.

Haredi Cemaati ve Devletle Arasındaki Problemler

Dindarlar Siyonizm ile dindarlığı birleştirirken harediler ise laik bir İsrail anlayışına tamamen karşıdırlar. Kendi içlerinde birçok alt gruba ayrılmalarına rağmen genel olarak gündelik yaşamda net bir farklılıkları söz konusu değildir. Toplumun diğer kesimlerinde izole bir hayat yaşarlar. Askere gitmeyi ve çalışmayı reddettikleri için zaman zaman İsrail polisi ve diğer seküler halk ile çatışmaktadırlar. Harediler İsrail devletinde ideal Yahudi sisteminin ancak mesih geldikten sonra kurulabileceğine inanırlar. Anti semitizm ile birlikte dış görünüşleri çeşitli kötü imgelerle özdeşleştirilmiştir. Tembel ve beceriksiz damgası yemişlerdir. Bu kesim kendilerine ait özel mahallelerde yaşarlar ve aldıkları eğitim de diğer Yahudilerden farklıdır. Matematik, İngilizce ve bilim dersleri ya son derece kısıtlı ya da tamamen kaldırılmıştır.4 Bu grubun üyeleri genelde aşkenaz Yahudileridir ki uzun yıllar Avrupa’da Hristiyan coğrafyalarda gergin ve diğer etnik unsurlardan izole bir yaşam tarzı benimsemiş olmaları şu anki yaşam tarzlarının oluşumunda kanaatimce etkili olmuştur. Haredilerin oluşturduğu toplumsal sorunlara örnek olması açısından şu haberlerin güzel birer örnek olacağını düşündüğüm için burada paylaşmak istiyorum.

Okula giderken giydiği kıyafet yüzünden Harediler tarafından sözle tacize maruz kalan 8 yaşında bir kız çocuğu.

Ayrıca harediler mevcut İsrail nüfusunun %10unu oluştururken bu oranın elli yıl sonra %45 civarında olması bekleniyor.

Alternatif Yahudilik ve Din Değiştirmeler

İsrail’de kendini bu genel grupların hiçbirine ait hissetmeyen insanlar da vardır. Örneğin İsrailli bir yazar mahkemeye başvurarak kimliğindeki din ifadesini kaldırmış ve kendini ateist Yahudi olarak tanımlamıştır. Bu yazar yüzlerce genci de etkilemeyi başarmıştır.

İsrail’de Müslüman ve Hristiyanlar Musevilerle iç içe yaşadığı için bazen din değiştirme

olayları olmaktadır. 2000-2007 arasında 306 Yahudi din değiştirmiştir. Bunlardan 249 tanesi islam dini seçmiştir. İsrail’de ayrıca halkın Yahudi olarak kalmasını sağlamak için çalışan Sonsuza Kadar İsrailli Aileler isimli bir dernek bulunmaktadır. Bu dernek yaptığı açıklamada resmi olmayan din değiştirmelerin korkutucu boyutta olduğunu ve bunun İsrail için büyük bir tehdit oluşturduğunu söylemiştir.

İsrail Devletine Karşı Olan Yahudiler

İsrail içinde ve dışında bazı Yahudiler Siyonist İsrail devletine karşıdırlar. İsrail içinde ve yurt dışında birkaç yüz aileden müteşekkil Naturei Karta cemaati bunlardan bir tanesi. Öyle ki bu cemaat Filistin devletinin kurulmasını yeğliyor ve İsrail devletini ve onu destekleyen Yahudileri Tevrata aykırı davrandığı için eleştiriyor.

İsrail devleti ve Siyonizm hareketine olan tepkileri yüzünden Amerika’da yaşayan ve kendilerine hasidik Yahudiler diyen cemaat de aynı şekilde Siyonist İsrail devletine karşı çıkıyor. Hasidikler, ibadet ve tefekkür ağırlıklı bir hayat yaşıyorlar. Amerikan yaşam tarzı ve kültürünü kabul etmiyorlar. Bu yüzden televizyon, sinema, spor ve müzikten uzak durmaya çalışıyorlar. Çocuklarını devlet okullarına ya da üniversitelere göndermiyorlar. Özel okullarda Tevrat’a göre eğitiyorlar. Kendilerini Amerikalı, Polonyalı ya da İsrailli olarak değil, Hasidik diye tanıtıyorlar.

İsrail’deki Araplar

İsrail devletinin toplam nüfusunun %25’lik kısmını azınlıklar oluşturuyor. Gündelik hayatta bütün azınlıklar İsrail Arapları diye adlandırılsa da aslında bunlar da kendi aralarında çeşitli gruplara ayrılıyor;

  1. Müslüman Araplar
  2. Dürziler
  3. Çerkezler
  4. Hristiyan Araplar
  5. Bedevi Araplar


İsrail’de Azınlık Kavramıyla İlgili Çeşitli Sorunlar ve İsim Arayışı

Biz her ne kadar bu makalede yukarıda zikrettiğimiz grupları azınlık olarak ele alsak da aslında bu topraklarda asıl doğup büyüyenler bu kişilerdir. Şu an da asli vatandaş olarak ele alına çoğu Yahudi’nin bu topraklardaki macerası 50 ile 100 arasında ya da daha kısadır. 1922 yılında bölgede Yahudi nüfusunun yalnızca %11 olduğu kayıtlarda sabittir. İşte bu gerçekler İsrail devletinde azınlık kavramının net bir şekilde zabtedilmesinin önünde bir engel teşkil etmektedir.

İsrail’deki etnik ve dinî azınlıkları tanımlamak için literatürde birçok farklı kavram kullanılmaktadır. İsrailli Araplar, İsrailli Filistinliler, İsrailliler, Filistinliler ve Araplar gibi terimler, kimin hangi siyasal ve kültürel anlamda kullandığına bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Kudüs’te yaşayan Araplar ise İsrail tarafından İsrailli Araplar olarak isimlendirilirken Müslümanlar tarafından Filistinliler olarak adlandırılırlar.

Müslüman Araplar

İsrail devleti İngiliz Mandası döneminde teşkilatlanmaya başlamıştı. Bu dönemde kurulan Irgun ve Hagana adlı iki terörist örgüt yaptığı saldırılarda Müslümanları hedef almaktaydı. Bu örgütlerden özellikle Hagana’nın militanları İngiliz ordusu tarafından eğitime tabi tutulmuştu. Hatta İngiliz ordusunda Hagana’dan gelen militanlardan kurulu bir bölük bile vardı. Bu Yahudiler tarafından İngilizler bizi kandırdı ve kendi işlerinde kullandı şeklinde yorumlansa da aslında savaş tecrübesi olmayan Yahudilerin ileride kaçınılmaz olan savaşlara İngilizler tarafından eğitilip hazırlanması açısından muhteşem bir fırsattı. Bir diğer örgüt Irgun ise kanlı eylemlerde adeta zirve yapmıştı. Yahudiler o dönemde o kadar teşkilatlanmıştı ki artık İngiliz kuvvetlerinin bir an önce ülkeden çekilmesini talep ediyorlardı. Bu yüzden Irgun örgütü aynı zamanda İngiliz yönetimine karşı da eylemler yapıyordu. Irgun örgütünün sayısız kanlı eylemi vardır. Bunların en çarpıcıları Filistin’deki İngiliz yönetiminin merkezi olan Kudüs’teki King David Oteli’nin dinamitlenmesi (91 ölü) (Temmuz 1946) ve Arap köyü Deir Yasin’e düzenlenen saldırıydı (109 ölü).

İşte böyle bir çatışma ortamında kurulan İsrail devletinin Arap Müslümanlara kuruluş döneminde ve sonrasında çok da iyi bir muamele de bulunamayacağını daha o günden bizlere haber veriyordu. Zaten İsrail devletinin kuruluş günü Araplar tarafında NAKBA (Talihsizlik-Hezimet) günü olarak bilinir. Bu tarihte binlerce Filistinli evlerinden ve yurtlarından göç etmeye zorlanmış ve bir daha da ülkeye girişleri yasaklanmıştır. Hala yüzbinlerce insan doğdukları yere ve evlerine geri dönecekleri günü mülteci olarak sığındıkları ülkelerde umutla beklemektedirler.

İşte bu olaylardan sonra göç etmeyip İsrail’de kalan Araplar ve daha sonra yurtlarına bir şekilde geri dönenler şu anki İsrailli Arapları oluştururlar. Civar ülkelere göçe zorlanan Arapların büyük kısmı genel kültür seviyesi yüksek inşalardı. Geride kalan Araplar ise daha çok köylü ve fakir kesimdendi. Bu yüzden İsrailli Araplar kültürel olarak yıllarca geri kaldı. Buna İsrail devleti tarafından uygulanan baskılar, yetersiz eğitim olanakları ve yüksek askeri kontrol de eklenince adeta yıllarca sefil bir hayat yaşadılar. Halen İsrail devletinin Araplara karşı iyi bir tavır takındığı söylenemez. Bir çok bölgede hala yüksek askeri kontrol altında yaşayan Araplar devletin kendilerine Yahudi vatandaşlar ile aynı imkanları ve fırsatları vermediğinden fazlasıyla şikayetçiler. Kendini Yahudi yurdu olarak tanımlayan bir devletin de Yahudi olmayan azınlıklara eşit mesafede kalması neredeyse imkansızdır.

İsrailli Arap tanımı 1948 sınırları içinde yer alan Arapları kapsar. İsrail’in daha sonra 1967 yılında fethettiği bölgelerde yaşayan Araplar İsrail vatandaşı olarak sayılmaz. Ülkedeki azınlıklar başlıca dört bölgede yoğunlaşmıştır: el-Halil (Nasıra kenti dâhil olmak üzere), Hadera ve Petah Tikva arasındaki bölge, Negev ve Kudüs. Buralardan başka Akka, Lod, Hayfa, Remle ve Yafa gibi şehirlerde de dağılmış olarak yaşayan azınlıklar vardır.

İsrail’deki Arap nüfusuyla ilgili İnsamer tarafından hazırlanan İsrail’de Etnik ve Dini Azınlıklar başlıklı araştırmada geçen şu istatistiki bilgileri direk aktarmak istiyorum: “1948 yılında yaşadıkları yerlerden edilen insan sayısı 750.000 olarak hesaplanmaktadır.11 Filistinlilerin çoğu Suriye, Ürdün, Mısır, Lübnan gibi komşu ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır. İsrail sınırlarında kalan Filistinliler ise, bir süre sonra “İsrail vatandaşı” haline getirilmiştir.12 Zaman içerisinde, geri dönen mülteciler ve 1950’lerde 40.000 Arap ailenin birleşmesiyle nüfus artmaya başlamış, yüksek doğum oranına bağlı olarak da demografik açıdan geniş çapta bir büyüme yaşanmıştır. 1991’de İsrail içindeki Arapların sayısı 875.000’e yükselmiştir.13 Günümüzde buradaki Müslüman Arap nüfus 1,3 milyon olarak hesaplanmaktadır. Müslüman Araplar, Yahudi olmayan nüfusun %77’sini oluşturmaktadır ve çoğunluğu Sünni’dir. Müslüman Arapların yarısından fazlası el-Halil’deki köy ve kasabalarda yaşamaktadır.14 Bugün İsrail, toplam Filistin topraklarının %93’ünü kontrol etmektedir ve Arap vatandaşların bu arazilerin %80’ine erişimi yoktur. Arap belediyeler, toplam arazinin yalnızca %2,5’ini kontrol etmektedir.”

Hristiyan Araplar

Müslüman Araplar gibi Hristiyan Araplar da bölgenin asıl halkındandır. Yıllarca bölgede Müslümanlar ile huzur ve barış içerisinde yaşamışlardır. Osmanlı devleti olası sorunları engellemek için Hristiyanlar ile statüko adı verilen bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşma günümüze kadar ufak değişikliklerle gelerek devam etmiştir.

İsrail devleti kuruluş aşamasında Hristiyan azınlığı işgale ikna etmeye çalıştıysa da başarılı olamamıştır. Ancak İsrail devletinin var olabilmek adına bağımlı olduğu güçlerin çoğunun Hristiyan olması ve bu devletlerin İsrail’i tanıması ve Ortadoğu’nun bir parçası olarak görmesi zamanla bölgede yaşayan Hristiyanların da durumu kabullenmesine ve direnişin azalmasına sebep olmuştur.

İsrail 10 önemli ve büyük Hristiyan kilisesini tanımakta ve onlara kendi mahkemelerini ve sosyal güvence sistemlerini oluşturmakta özgürlük tanımaktadır. Bu “tanınmış” cemaatler Grek Ortodoks, Grek Katolik, Ermeni Ortodoks, Ermeni Katolik, Latin Katolik, Süryani Ortodoks, Süryani Katolik, Maruni ve Anglikan Episkopal kiliseleridir. İsrail’de yaşayan Hristiyanların büyük bir bölümü Rum Katolik ve Rum Ortodoks kiliselerine bağlıdır.

Vatikan kilisesi İsrail’in bölgedeki durumundan duyduğu rahatsızlığı 1947 yılında BM’de dile getirmiştir. BM’nin yaptığı toprak paylaşımını değiştiremese de Kudüs’ün özel bir statü kazanmasında önemli bir rol oynamıştır.

Bedevi Araplar

Bedeviler ile diğer Araplar arasındaki en büyük fark Bedevilerin İsrail ordusunda askerlik yapması diyebiliriz. Sayıları 170000 civarında olan bedevilerin tamamı Müslümandır ve büyük kısmı güneyde yaşar. 30 farklı aşirete mensup olan bu bedeviler zamanla topluma entegre olmuş ve şehir yaşamına dahil olmaya başlamışlardır. Eğitim seviyelerin yükselmesiyle iş alanlarında kendilerine yer bulmaya başlamışlardır.

Şu an İsrail ordusunda yaklaşık 1700 bedevi Arap savaşıyor. Orduya katılmaları zorunlu değil. Orduya katıldıklarında kuran üzerine el basıp israil’e bağlılık yemini ediyorlar. Aşağıdaki habere konu olan askerlerden birisi olan Ka’abiyah: “ Bedevi bir asker olmaktan gurur duyuyorum. İsrail ordusunda savaşmaktan gurur duyuyorum.” diyor.

Kuran’a el basıp İsrail’e bağlılık yemini eden bir sunni Müslüman

İsrail devleti bedevileri geleneksel yapılarından çıkarıp şehir hayatına adapte etmek için şehirler kurmuştur. Bedevilerin büyük bölümü bu şehirlerde yaşarken İsrail’in tanımadığı ve bedevilerin yaşadığı 40 kadar gecekondu mahallesi bulunmaktadır. Bu mahallelerde hiçbir belediye hizmeti yoktur.

Dürziler

Eski dönemlerde yaşanan sorunlar nedeniyle Araplarla arası pek de iyi olmayan Dürziler, çoğunlukla İsrail devletinden yana tavır takınmıştır. Zaman zaman İsrail devletiyle çeşitli sıkıntılar yaşasalar da bu onların devlete olan sadakatini etkilememiştir. Dürzilerin en büyük sorunlarından birisi zorunlu askerlik. Araplar Dürzileri paralı asker anlamına gelen Mürtezeka kelimesiyle adlandırıyorlar. Dürziler içinde de İsrail devletini ve yapısını eleştiren aydın bir tabaka vardır.

İsrail’de yaşayan Dürziler, Suriye’de selefi terör örgütlerinin tehdidi altındaki akrabaları için İsrail devletinden çeşitli taleplerde bulunmuşlardır. İsrail bu taleplerden neredeyse hiçbirine olumlu yanıt verememiştir. Bu durum bazı basın organlarınca Dürzilerin bu hayal kırıklığı sebebiyle Hizbullah ve İran etkisine girebileceği şeklinde yorumlanmıştır.

Çerkezler

Çerkezler kuzeydeki iki köyde toplanmış yaklaşık 3.000 kişiden oluşan Sünni Müslüman bir topluluktur. Ülkedeki geniş Müslüman cemaatin ne Arap kökenini ne de kültürel geçmişini paylaşmaktadırlar. Ayrı bir etnik kimliği olan ve ne Yahudi toplumuna ne de Müslüman cemaatine asimile olan bu topluluk, İsrail’in ekonomik ve millî işlerine katılmaktadır.

Yargı Sisteminde Özel Mahkemeler

İsrail devletinde yargı genel mahkemeler ve özel mahkemelerden meydana gelir. Özel mahkemeler medeni hukukla ilgili davalara bakan, her dini grubun kendi kurallarına uygun şekilde yargılandığı mahkemelerdir. Haham mahkemelerinin yetki alanı yalnızca İsrail’de yaşayan Yahudilerin evlenme ve boşanma işlemleriyle sınırlandırılmıştır. Şeri (islami) mahkemelerin yetki alanı ise daha geniş bırakılmış ve her türlü kişisel mesele bu mahkemenin yetki alanına alınmıştır. Hristiyan ve dürzi mahkemelerinin statüsü ise Yahudi mahkemeleriyle aynıdır.

Üç Semavi Dinin Kutsal Mekanı Kudüs

Yüce Tanrının kâhini olan Şalem Kralı Melkisedek ekmek ve şarap getirdi. (Tekvin 14:18)

Kudüs şehrinin Yahudi inancındaki adı Yeruşalaym’dır. Bu isim iki ayrı kelimeden meydana gelmiştir. İr İbranicede şehir demektir. Şalem ise barış anlamına gelir. Bu iki kelimenin birleşimi ise barış şehri demektir. Ancak kelimenin ikinci kısmı olan şalem’in eski bir kral/tanrı olduğu ve mabedinin bu şehirde olduğu bu yüzden Şalem’in şehri anlamında iruşalem denildiği de rivayet edilir.-ki bazılarına göre böyle olması daha muhtemeldir.

Yahudi tarihinde Kudüs

Mısır’dan çıkıp 40 sene çölde yaşayan Yahudiler Yeşu önderliğinde kendilerine saldıran Kudüs kralı Tzedek’i mağlup etti. Ancak şehre girmediler. Bu bilgi o dönem henüz Kudüs’ün Yahudiler için bir kutsiyet ifade etmediğine delalet eder. Zira eski ahitte anlatıldığı üzere Yeşu’nun ölümünden sonra da Simeon ve Yahuda kabileleri Kudüs kralını esir alıp şehri yakmışlardır. Yahudilerin Kudüs’e ilk girişi ise Davud döneminde olmuştur. Davud kutsal emanetleri bu şehre getirerek burayı dini bir merkez haline getirmek istemiştir. Davud’un oğlu Süleyman burada bir mabet inşa etmiştir. Daha sonra Babil kralı Buhtunnasr bu mabedi ve şehri yakmıştır. Babil sürgününde Yahudiler eski topraklarına özlemlerini Kudüs üzerinden dile getirmişlerdir. Bu da Kudüs’ün Yahudiler açısından özel bir yer olmasında büyük pay sahibidir. Daha sonra Ezza isimli bir kral mabedi yeniden inşa etse de daha sonra yeniden yıkılmıştır. İsa onlara, “Bütün bunları görüyor musunuz?” dedi. “Size doğrusunu söyleyeyim, burada taş üstünde taş kalmayacak, hepsi yıkılacak!”17 Hristiyanlar İsa’nın bu sözlerine hürmeten Süleyman mabedini yeniden inşa etmemiş, bölge Müslümanların fethine kadar harabe olarak kalmıştır. Günümüzde Yahudiler Süleyman mabedini aramak için arkeolojik çalışmalar yaptığını söyleyerek Mescid-i Aksa’nın altında ve civarında çeşitli kazılar yapmaktadır. Bu Müslümanlar tarafından sürekli eleştirilmektedir.

Babil ırmakları kıyısında oturup Siyon’u andıkça ağladık “Çünkü orada bizi tutsak edenler bizden ezgiler, Bize zulmedenler bizden şenlik istiyor, “Siyon ezgilerinden birini okuyun bize!” diyorlardı. Nasıl okuyabiliriz RAB’bin ezgisini El toprağında? Ey Yeruşalim, seni unutursam, Sağ elim kurusun. Seni anmaz, Yeruşalim’i en büyük sevincimden üstün tutmazsam, Dilim damağıma yapışsın! Yeruşalim’in düştüğü gün, “Yıkın onu, yıkın temellerine kadar!” Diyen Edomlular’ın tavrını anımsa, ya RAB. Ey sen, yıkılası Babil kızı, Bize yaptıklarını Sana ödetecek olana ne mutlu! Ne mutlu senin yavrularını tutup Kayalarda parçalayacak insana!” (Mezmurlar 137)

Hristiyanlıkta Kudüs

İnciller’de Kudüs önemli bir yer işgal etmektedir. Markos İncili’ne göre Hz. Îsâ, Galile bölgesinde halka tebliğ faaliyetine başlar ve onların olumsuz tavrı üzerine Kudüs’e yönelir, şehre girer ve mâbedi temizler. Yahudi otoritelerinin tepkisiyle karşılaşınca şehrin cezalandırılacağını ve mâbedin kirletileceğini haber verir. Şehrin dışında çarmıha gerildiğinde mâbedin perdesi yırtılır.

Diğer İnciller Kudüs’le ilgili bu bilgilere bazı ilâveler yaparlar. Yuhanna İncili Hz. Îsâ’nın birçok defa Kudüs’e geldiğini kaydeder. İnciller’e göre Hz. Îsâ’nın dünyevî hayatı Kudüs’te sona erer, havâriler orada “kutsal ruh”u alırlar.

İslam’da Kudüs

Kudüs ismi Kur’an’da doğrudan geç- memekle birlikte bu şehirden el-Mescidü’l-Aksa ‘nı n mübarek kılınan çevresi şeklinde bahsedilmiş (el-isra 17/1 ), ayrıca bulunduğu bölge “mukaddes toprak” (elMaide 5/2 1 ), “iyi. güzel bir yer” (Yunus ı O/ 93) olarak nitelendirilmiştir. Hadislerde ise Mescid-i Aksa’nın, Mescid-i Haram ve Mescid-i Resuluilah ile beraber ziyaret amacıyla seyahat edilebilecek üç mescidden biri ve yeryüzünde Mescid-i Haram’- dan sonra inşa edilen ikinci mescid oldu- ğu belirtilmiştir (Buhar!, “Fa.Zlü’ş-şalat fı mescidi Mekke ve’l-Med!ne”, 6, “I:Iac”, 26, “Enbiya,”, 8, 40; Müslim, “I:Iac”, 288, “Mesacid”, 2; Nesil.l, “Mesacid”, 3)

Ayrıca peygamber efendimiz ve Müslümanlar Medine döneminin ilk senelerine kadar namaz kılarken Kudüs’e yönelmişlerdir. Kudüs’ü Müslümanlar açısından önemli kılan bir diğer özelliği de İsra ve Mirac olaylarına mekan olmasıdır. Ayrıca bir çok peygamberin yaşadığı yer olması da Müslümanlar açısından kutsal kabul edilme nedenlerinden birisidir.