Yazar: Ahmet Sücüllülü

Giriş

Türkiye Gençlik Vakfı Bölge Uzmanı Yetiştirme projesi kapsamında Urdu dili eğitimi almak için Pakistan’da bulunduğum bir aylık süre içerisinde büyük kazanımlar elde ettim. İstanbul’da 9 aydan bu yana öğrenmeye başladığım Urdu dilini pratik anlamda Pakistan’da geliştirme fırsatına sahip olurken aynı zamanda buradaki toplumu tanıyıp kültürlerini de inceleme fırsatım oldu. Gerek oradayken bilgi edindiğim konuların gerekse daha önce bölge üzerine yaptığım okumaların birbirini tamamlamasıyla birlikte bu eser ortaya çıktı. Gözlemlerim başlığı altında orada elde ettiğim deneyimlerime ve ara ara yaptığım değerlendirmelere de yer vermek istedim. Böylece bölge hakkında kısa bir izlenim sunmanın faydalı olacağını düşündüm. Yazımı kaleme alırken Pakistan’da tutmuş olduğum günlüğümden de yararlanarak gördüklerimi, duyduklarımı kısaca tecrübelerimi yaşanmışlık sırasıyla paragraflar halinde aktarmaya çalıştım. Umarım faydalı olur.

Başlayalım o halde.

Dost Ülke Pakistan

Türk insanını tanımayan bir Pakistanlı bulmak zor iken Pakistanlıyı tanımayan bir Türk insanı bulmak ise kolaydır. Halbuki asırlar öncesinde Türk-Müslüman İmparatorluğu olan Babürlerin alt kıtada bıraktığı izler tarihin derin sayfalarına girmiştir. Osmanlı’nın son dönemlerinde Halife Sultana yardım göndermek amacıyla “Hilâfet Hareketi” altında örgütlenen Hint Müslümanlarının -bir kısmı bugünkü Pakistan’ı oluşturacak- bizim için yaptığı fedakârlıklar da son derece önemlidir. Özellikle Kurtuluş Savaşı’nda kadınların altın ve gümüş gibi değerli eşyalarını Osmanlı’nın vârisi olan Türkiye için göndermesi unutulmaması gereken bir noktadır. Bizim ise Hint Müslümanlarının ve Pakistanlıların yaptığı yardımlardan haberimiz yok denecek kadar azdır. Bölgeyi ve bölge insanını yeterince tanımıyoruz. Ama onlar bizi tanıyor.

Tanıştığınız bir Pakistanlı ile muhabbet ederken geçmişte Türk insanı için yapmış oldukları fedakârlıkları onlara hatırlatınca onlardan daha mutlusunu bulamıyorsunuz. Dillerindeki,“ Pakistan ve Türkiye kadim dosttur ve kardeştir.” cümlesine çoğu kez şahit oluyorsunuz.

İlk İzlenimler

Allame İkbal Uluslararası Havalimanına ulaşıp Lahor’a ayak bastığınız ilk anda nemle beraber yüksek sıcaklığın etkisini yüzünüzde hissediyorsunuz. Ardından havalimanından çıkıp bir bağlantı yolu üzerindeyken gişelerde bir isimle karşılaşıyorsunuz. Geçiş noktasına Abdullah Gül isminin verilmesi dikkatinizi çekiyor. Bu örneği, Abdullah Gül’ün gerek dışişleri bakanı olduğu dönemde gerekse cumhurbaşkanlığı döneminde Pakistan ile geliştirilen ilişkilerin somut bir yansıması olarak değerlendirmek mümkün…

Yolda seyir halindeyken muhtemelen dikkatinizi çekecek ilk şeylerden biri de trafiğin akış yönüdür. İngilizlerin geçtiği kimi topraklarda da rastlanıldığı üzere onlardan kalma bir miras olarak araç trafiğinin sol taraftan akmasını ve şoför koltuğunun sağ tarafta olmasını gözlemliyoruz. Ayrıca dikkatinizi çekecek ikinci şey ise kamyonların süslenmesi… Burada kamyon süslemek gelenekten de öte bir gereklilik gibi görünüyor. Eğer burada renkli işlemelerle süslenmemiş bir kamyon görürseniz o zaman şaşırmanız gerekiyor.

Ellerinde tüfekler ile döviz bürosunu koruyan adamlara denk geldiğinizde ise şaşırmamanız gerekiyor. Burada yeri geldiği zaman bir mağaza önünde ya da bir marketin önünde bu tarz adamlara rastlamanız mümkün… İlk bakışta şaşırtıcı gelse de zamanla bu duruma alışıyorsunuz. Ülkede güvenliği sağlamak amacıyla birçok yerde kontrollü geçiş noktaları oluşturulmuş. Askeri bölgelerde ise bu tür uygulamalar daha sık. Alışık olmadığımız için bize bu kadarı bile fazla gelse de burada söylenenlere göre üç yıl öncesine kadar daha fazla güvenlik önlemi alınıyormuş. Taliban’ın ve yerel örgütlerin de etkisiyle güvenlik meselesi Pakistan’ın önemli meselelerinden olup son zamanlarda Pakistan Hükümeti ve Taliban arasında anlaşma arayışlarının sürdüğüne dair haberlere de rastlamak mümkündür.

Ülkede yaşanan bir diğer sıkıntı da altyapı yetersizliğidir. Birçok noktada varlığını hissettiren bu sorunlar özellikle enerji yetersizliği konusunda Pakistan insanının karşısına çıkıyor. Ülkede sürekli elektrik kesintileri yaşanırken bazı zamanlar elektriğin hiç ulaşamadığı bölgeler oluyor. Ülkede jeneratör kullanımı ise oldukça yaygın… Bu şekilde bir nebze de olsa elektrik kesintilerinin önüne geçilebiliyor. Uzun süreli elektrik kesintileri ise aşırı sıcaklıkların da etkisiyle bölge insanına oldukça zor anlar yaşatıyor. Elektrik kesintileri nedeniyle soğutma sistemlerinin -klima, vantilatör vb.- çalışmaması sonucu aşırı sıcaklıklarla mücadele edilemediğinden bölgede vefat eden insanları dahi görmek mümkün oluyor.

Orada bulunduğunuz süre içerisinde su kullanımına dikkat etmeniz gerekiyor. Özellikle içme suyu noktasında ‘mineral water’ dedikleri kapalı şişelerdeki suları alıp kullanmalısınız. Aksi takdirde rahatsızlanma olasılığınız yüksek. Orada bulunduğumuz süre içerisinde çeşme suyunu, içme suyu dışında diğer ihtiyaçlarımız için kullandık ve bu noktada bir problem de yaşamadık. Ancak bu durum bölgeye ve imkanlara göre değişebilen bir şey. Bu nedenle alt kıtada bir bölgede iseniz genelde su kullanımına dikkat etmelisiniz.

Pakistan az yağış alan ülkeler arasında bulunuyor. Zaman zaman muson yağmurları insanları karşılasa da yılın genelinde sıcaklık yüksek -nem oranının sıcaklığa etkisi oldukça fazla- ve yıllık yağış miktarı azdır. Yağışı az alan bu topraklar, üç ay gibi kısa süren bir kış döneminin -aralık, ocak ve şubat- ardından geriye kalan 9 ayda yüksek sıcaklıklara evsahipliği yapıyor. Pakistan’da bulunduğumuz Ağustos ayı süresince sıcaklıklar bize yüksek gelse de öğrendiğimize göre sıcaklıklar mevsim normallerinin altındaymış. Zaman zaman nem oranının yüksek olması bize zor anlar yaşatsa da ara ara yağan muson yağmurları havayı kısa bir süre de olsa normale döndürüyordu.

Eğer Lahor’da bir yere gitmek istiyorsanız ve ucuz da olsun diyorsanız, ‘tuk-tuk’lar ve ‘rikşa’lar tam da size göre…

Rikşalar -bazen de rakşa olarak telafuz ediliyor- piknik tüpü ya da mazotla çalışan, üç tekerlekli ve genelde üç kişiye kadar rahat bir şekilde insan taşıma kapasitesine sahip araçlardır. 6-7 kişiyle bir motosiklete binen Pakistanlıları görünce biz de rikşaya 6 kişi neden binemeyelim diyip bu denemeyi de başarı ile gerçekleştirmiştik. Tuk-tuklar -bir diğer ismi çin-çin- ise önüne motosiklet bağlanmış kasası olan araçlara benzeyen bir yapıdadır. Aslında tuk-tuklar Çin’den çok önceleri getirilmiş oldukları için ‘çin çin’ de deniyor. Bu araçlar ise bazen dolmuş gibi kullanılıp yolcu indirip bindirebiliyor. Tuk-Tuklar, aracın arkasının da açık olmasının avantajı ile rikşalara göre daha fazla kişiyi taşıyabiliyorlar. Ancak bu araçların hızı rikşalara göre daha yavaştır. Lahor’da geçirdiğiniz süre içerisinde trafikte oldukça fazla rastlayacağınız araçlar bunlardır.

Bir de motosikletler var. Trafik yoğunluğunun İstanbul’u aratmadığı Lahor’da ulaşım bu vasıtalarla ucuz bir şekilde sağlanıyor. Yaklaşık 150 rupiye -yaklaşık olarak 100 rupi=1 dolar- birçok yere seyahat ettik. Genelde yabancı olduğunuzu anladıklarında normalden daha yüksek fiyatlandırma yapıyorlar. Binmeden önce pazarlık yapıp anlaşmanız gerekiyor. Böylece fiyatları da 150-200 rupi civarına kadar indirebiliyorsunuz. Tabii bu durumda bile fazla para vermiş olduğunuz da bir gerçektir.

Pakistan’da en sık rastlayacağınız meyve belki de mangodur. Mango aynı zamanda Pakistan’ın milli meyvesidir. Ancak kış gelmeden zamanı geçmiş oluyor. Ağustos ayında orada bulunurken mangonun son dönemlerine yetişip bu lezzeti deneme fırsatımız olmuştu. Mango suyu ve mango dondurması Pakistan’da farklı bir tat olarak karşınıza çıkıyor. Ayrıca yollarda mango satıcılarına sık rastlanıldığı gibi muz satıcılarına da oldukça fazla rastlanılıyor.

Neden Urduca?

Urduca öğreniyor olmamız Pakistan’da çoğu zaman muhabbetlerimize konu oldu. Türkiye’den geldiğimizi ve burada Urduca eğitimi aldığımızı belirttiğimizde oldukça şaşıran ve mutlu olan birçok insan gördük. Çoğu kez, “Neden Urduca öğreniyorsunuz?” sorusu ile karşılaştık. Muhabbet ederken nereden geldiğimizi, nerede okuduğumuzu ve niçin burada olduğumuzu sürekli sordular. Biz de memnuniyetle cevapladık. Ardından samimi olarak ilk tepkileri, “Niçin burası, niçin Urduca?” -bu soruyu Türkiye’de de soranlar fazla- oluyordu. İlk tercihlerimizin burası olup olmadığını da merak ediyorlardı. Anlayacağınız üzere ‘bir insan o kadar mesafe kat edip Urduca öğrenmek için niye buraya gelir’ düşüncesi mevcuttu. Bu kişi bir de Türk olunca daha fazla şaşırıyorlardı. Bir anlamda kendilerini küçümsemek anlamına gelen bu durum, başkaları tarafından onlara aşılanan bir duygu da olabilir. Bu düşünceyi toplumun geneli açısından değil de daha çok karşılaştığım insanların tutumu olarak görmek daha sağlıklı bir sonuç olacaktır. Geçmişten beri güçlü bağlarla birbirine kenetlenmiş olan iki dost ülkenin sadece siyasi alanlarda değil de ticari ve kültürel alanlarda da karşılıklı olarak dayanışma içerisinde bulunmasına daha fazla ihtiyaç var. Bu durumda, bölgenin dilini bilen ve bölgeyi tanıyan insanların olması ise ülkemiz açısından son derece önemlidir.

Burada şaşıracağınız diğer bir konu ise esnafların dükkanlarını öğlene kadar açmamalarıdır. Havaların aşırı sıcak olmasının da etkisi olsa gerek, insanlarda bir rahatlık söz konusu… Saat 12’den önce açık dükkan bulmak ise oldukça zordur.

Lahor’da İstanbul’u aratmayacak derecede trafik yoğunluğu var. Hele bir de yağmur yağmışsa o gün yürüseniz daha iyidir. Caddelerde güvenlik önlemleri nedeniyle askerler ve polislerle de sıkça karşılaşıyorsunuz.

Tek Ülke Fark

Pakistan’ın etnik çeşitliliği her yere sirayet etmiş durumda. Ülkede Pencabiler, Beluçlar, Peştunlar -Patanlar- , Keşmiriler ve Sindliler gibi birçok etnik yapı mevcut. Eyaletlere göre yerel diller değişiklik gösterebiliyorken etnik çeşitliliğin olmamasını da beklemek olmaz sanırım. Etnik yapıları ve dilleri ile birlikte yaşayış tarzlarına kadar sirayet eden farklılıklarla da karşılaşabiliyorsunuz. İlginç olan şey ise Pakistan’da bulunan Peştunlar ile Afganistan’da bulunan Peştunlar arasında din,dil ve kültür açısından hiçbir fark yok.Aralarındaki fark sadece ülkeleri… Bir diğer taraftan Hindistan’daki Pencabiler ile Pakistan’daki Pencabiler arasında da dil ve kültürel açıdan bir benzerlik söz konusu iken devlet bakımından ise bir farklılık söz konusudur. Aynı şekilde İran ile sınıra sahip Belücistan –Balucistan- eyaletinde de durum çok farklı değil. Kısacası Pakistan’daki unsurlar bu yapılardan oluşuyor.

Pakistan’ın çeşitli etnik yapısından mıdır bilinmez, Pakistan aydını dil noktasında oldukça zengindir. Kendi yerel dilleri haricinde ulusal dilleri olan Urducayı da konuşurlar. Bunun yanı sıra Arapça, Farsça ve İngilizce dilini bilenler de fazladır. Üstelik bildikleri dillerin de etkisiyle dünyadaki gelişmeleri daha iyi takip ederler.
Pencap Üniversitesi’nde ders aldığımız hocalarımızın birçoğu Arapça, Farsça ve İngilizce dillerine de hakimdi. Bunlardan biri de bize oldukça samimi yaklaşan, bizimle sürekli muhabbet eden ve hatta evine davet de eden Prof. Dr. Zahid Münir Amir’di. Gerçekten donanımlı bir hoca. Farsça, Pencabice, Urduca ve İngilizce dillerine hakimdi. 30’a yakın kitap ve 400’e yakın da makale çalışması yapmış bir hoca.

Bilgisini bize aktarmaya hevesliydi hatta Türkiye’den geldiğimiz için bize karşı ayrı bir sevgi de beslediğini belirtmem doğru olacaktır. Dersimiz olmadığı halde mescitte karşılaştığımızda bizimle tanışmıştı. Tanıştıktan sonra ise dersimize geleceğini belirtti. O an içerisinde hocamız olduğunu anlamıştık. Mescitte her karşılaştığımızda ise sohbet ettik. Hilafetin olduğu zamanlardan, Osmanlı’dan bugüne kadar ilerleyen Türkiye-Pakistan ilişkilerini sürekli konuşma fırsatımız oldu. İki kardeş ülke olduğumuzu belirtip dostluğumuzun önemine daima vurgu yaptı Münir Amir Hoca. Pakistan’da bulunduğunuz süre içerisinde etkilendiğim ve en çok verim aldığım hocalarımdan biriydi.

Yetimhane Ziyareti

Pakistan’dayken İHH’nın Haripur’daki yetimhanesini ziyaret etme fırsatımız oldu. 313 dönümlük arazi üzerine kurulu olan yetimhanenin evsahipliğini yapan kurum ise Khubaib Vakfı’dır.

Güzel tecrübeler edindiğimizi düşünüyorum. Hem etkilendim, hem de güzel dersler çıkardım. Bazı şeyleri izliyoruz, okuyoruz, duyuyoruz ama bunları birebirde yaşamadığımız zaman bir şeyler hep eksik kalıyor. Burada o eksiği kapatma fırsatımız oldu diye düşünüyorum. Buranın görevlisi Ibrar Abi’nin -Türkiye’ye daha önce dört-beş defa gelmiş, Türkçesi de gayet iyi- belirttiği üzere yetimhanede 400 yetim kalıyormuş. Ayrıca bu alan içerisinde bir de okul var. Orada da 800 öğrenci okuyormuş. Ibrar Abi, buradaki okulun eğitiminin iyi olduğunu belirtti. Hatta eğitim ücretleri gayet ucuz olmasına rağmen bazı önemli kişilerin çoçukları da burada eğitim alıyorlarmış. Bu alanda spor salonu, kütüphane, bilgisayar odası, çiftlik, küçük bir hayvanat bahçesi, eğitim atölyesi(tekstil), futbol ve kriket sahası vardı. Pakistan’da bu standartları bulmak hem zor hem de yetimler için bu imkanın sağlanmış olması muhteşem. Ayrıca Ibrar Abi, buradaki çocukların aldıkları iyi eğitimden sonra çok zor olan sınavları dahi geçip en iyi yerlerde çalışmaya başladıklarını da belirtti.

Elhâsıl, buradan sırtımızda daha fazla yükle ayrılmış olduk.

Temizlik kültürleri bize göre farklı. Buradaki insanlarda temizlik anlayışı zayıf kalıyor maalesef. Özellikle yoksul kesimin yaşadığı bölgelerde ise bu oran daha fazla. Ancak temizliğin fakirlikle ya da zenginlikle alakası olmadığını bildiğimiz gibi Müslüman olan bir memleketin de temiz olmaması ihtimali düşünülemez. Bir anlamda kültürle de alakalı olan bu durum umarım zamanla değişir.

Pakistan’da Türkiye Varlığı

Pakistan’da Türkiye olarak varlığını hissedeceğiniz iki kurumdan biri İHH diğeri ise TİKA’ dır. Yunus Emre Enstitüsü’nün ise burada ismen var olduğunu, henüz bir mekanda var olmayıp herhangi bir faaliyetlerinin olmadığını öğrendik. Türkiye’yi; Türk dilini, tarihini, kültürünü ve sanatını tanıtmayı amaçlayan dünyanın birçok yerinde var olmaya çalışan Yunus Emre Enstitüsü’nün, Türkiye’nin Pakistan ile kültürel alışverişini arttırıp dostluğunu geliştirmek amacıyla burada da faaliyete başlamasının büyük önem taşıdığına inanıyorum. Kaldı ki, iki ülkenin birbirine karşı olumlu duygular besleyip dostluklarına daima vurgu yaptıkları bir zeminde bunun bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

Diğer bir taraftan Pakistan’da zemini bulunan ve burada Türkiye aleyhinde tezvirat kampanyalarını sürdüren FETÖ’nün varlığı da bir gerçek. 28 tane Pak-Türk okulları ve Pakistan’da kurdukları S TV ile Türkiye aleyhinde sürekli propaganda yaptıklarını öğreniyoruz. 15 Temmuz’da halkımızın büyük bir duruş sergilediği ve canla başla mücadele ederek püskürttüğü darbe girişimi sonrasında, devletimizin de girişimleriyle birlikte FETÖ Pakistan’da zemin kaybetmeye başladı. Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu’nun 2 Ağustos’ta gerçekleşen Pakistan ziyareti ve devamında ise Pencap Eyalet Başbakanı Şahbaz Şerif’in geçen haftalarda gerçekleşen Türkiye ziyareti neticesinde iki ülkenin FETÖ’ye karşı işbirliği yapmaları da bunun örneği olsa gerek. Sonuç olarak FETÖ’nün okullarında görev alan 28 okul müdürünün görevlerinden uzaklaştırılması da bu işbirliğinin diğer bir sonucudur. Son olarak eklemek gerekirse, Pakistan parlamentosu FETÖ darbe girişimi sonrası Türkiye’ye destek kararları alan dünyadaki tek parlamentodur.

Pakistan ile siyasi, askeri ve kültürel açıdan bakıldığında sağlam bir dostluk zeminimiz bulunmasına rağmen bu dostluğumuzun ekonomik açıdan bir izdüşümü alındığında pek de bir anlam ifade etmediğini belirtmek yerinde olacaktır. Çin ve Japonya, Pakistan pazarını; otomotiv, enerji ve daha birçok sektörde çok iyi değerlendirirken Türkiye ise bu pazarda pek bir varlık gösteremiyor. Ekonomik işbirliği anlamında Pakistan’da rastlayacağınız Türk firmaları sınırlı olmakla birlikte Albayrak Holding ve Özpak Şirketi burada varlığını sürdürmektedir. 2011 yılında tamamlanan metrobüs hattı Türkiye-Pakistan işbirliğinin somut bir örneğidir denilebilir. 45 adet metrobüs ile hizmet veriyormuş Albayrak Holding. İETT gibi özel halk otobüsleri ile de bazı otobüs hatlarını da işletiyorlarmış. Ayrıca yine bu holdinge ait ‘a taxi’ adı verilen taksiler de oldukça dikkat çekiyor şehirde. Özpak Şirketi ise bazı şehirlerin katı atık yönetimi ile ilgileniyormuş. Araçların üzerinde de Özpak ve Albayrak isimlerini oldukça sık görüyorsunuz Lahor’da. MÜSİAD ve TÜMSİAD gibi kurumların da burada faaliyetlere başlamak için girişimlerinin olduğunu öğreniyoruz. Ekonomik ilişkilerde hareketlenme var gibi görünse de yeterli derecede değil. Bu durumun ileride değişmesini umut ediyoruz.

İHH’nın Haripur’daki yetimhanesinden sonra, Pakistan’daki partner kuruluşu olan Khubaib Vakfı’nı da ziyaret ettik. Bizi buraya kadar getiren Ibrar Abi ile biraz sohbet ettikten sonra vakıf başkanı bizi karşıladı. Vakıf Başkanı Nadeem Ahmed Khan ve ismini hatırlayamadığım vakıfta görevli diğer bir abi ile sohbet etme fırsatımız oldu.

Vakıf başkanı donanımlı olup konuşması da etkileyiciydi. Kendisi Türkiye’de birçok şehre gitmiş. Biraz da Türkçesi var. Ayrıca memleketlerimizi sorup onlar üzerinden espiri yapabilecek kadar da ülkemizi iyi tanıyordu. Biraz kendisinden bahsetti. Kendisi avukatmış. Türkiye’ye sık sık gidip geliyormuş. Daha sonra kendimizi tanıtmamızı istedi. Biraz muhabbet ettikten sonra bize bazı tespitlerde bulunup Pakistan sürecimizi daha iyi nasıl değerlendirebileceğimizi anlattı. Önemli noktalara değindi. Onlardan bir kısmını aktarmak isterim:”Pakistan çok önemlidir; çünkü biz müslümanız. Pakistan çok önemlidir; çünkü 200 milyon nüfusumuz var ve bunun yarısı genç nüfus… Pakistan önemlidir; çünkü atom bombası var. Ve bu atom bombası sadece Pakistan’ın değil, ümmetin de atom bombasıdır. Hem Pakistan hem de Türkiye birbiri için çok önemlidir. Sizlerin Urduca öğrenmesi de çok önemli…” Devamında ise, ” Türkiye hakkında -güncel olsun olmasın- Türk insanının Urduca yazdığı eseri neredeyse hiç yok. Aynı şekilde Pakistanlının da Pakistan hakkında Türkçe yayımladığı eser yok denecek kadar azdır. ” dedi. Birbiriyle dost olan ama birbirine yabancı kalan bu iki ülkenin bu noktada karşılıklı olarak ortaya daha fazla ürün koymaları gerek. Nadeem Ahmed Khan’ın dediklerine katılmamak elde değil, inşallah ilerleyen süreçlerde bizlerin bu açığı kapatabilecek kişiler haline gelebileceğimizi ümit ediyorum.

Son olarak bize, burada iyi arkadaşlar edinmemizi ve Urduca kitaplar alarak onlar üzerinde mesai harcamamız gerektiğini belirtti.

Burada çeşitli STK’ların, cemaatlerin ve kişilerin isimlerini vererek onlara sorular sorup röportaj yapmamızın da bizlere sağlayacağı faydadan bahsetti. Kayda değer olan bu önerilerini not aldık ve bir kısmını Pakistan’da bulunduğumuz süre içerisinde gerçekleştirmeye çalıştık. Faydalı da oldu.

Kadim Şehir Lahor

Lahor’da yolda seyir halindeyken yağışın artması ile birlikte köprü altlarında yağmurun durmasını bekleyen insanlarla karşılaşıyorsunuz. Birçoğu uzanmış yatıyor; bir kısmı yağmurun dinmesini beklerken diğer bir kısmı da elindeki biryanileri –pirinçten yapılan bir yemek- yiyor ve rikşacılarla da dolu olan köprü altları bizlere yol boyunca eşlik ediyor.

Bir anlamda Pakistan’daki alt tabakanın resmini görmüş oluyoruz burada. Daha önce de belirtmiş olduğum üzere şehirde altyapı sorunu var; yağmur yağdığında ise bu sorun başa çıkılmaz bir hal alıyor.

İndus Vadisi’nde yer alan Harappa gibi dünyanın ilk medeniyetlerine de evsahipliği yapmış olan Pakistan’ın Pencap eyaleti birçok tarihi ve kültürel mirası da bünyesinde barındırıyor. Büyük İskender’in Asya seferiyle birlikte Helen kültürünün izlerini de barındıran Hint Alt kıtası, aynı zamanda Arapların, Türklerin ve İngilizlerin de etkisi altında kalıyor. Ve bu durum doğal olarak tarihi eserlere de yansıyor. Özellikle Pencap eyaletinin başkenti Lahor’da 17. yüzyıldan kalma birçok eser mevcut. Bu eserlerde ise Orta Asya-Hint mimarisinin izlerini oldukça fazla görüyorsunuz. Ülkenin kültür ve sanat başkenti olarak da adlandırılan Lahor, Babür İmparatoru Şah-ı Cihan’ın oğlu I. Alemgir Şah tarafından 17.yüzyılda yaptırılan Badshahi Mosque’a (Padişah Camii) da evsahipliği yapıyor. Bu caminin İngilizlerin egemenliğinden önce Sikhler tarafından ahır olarak kullanıldığı söyleniyor. Daha sonra ise İngilizler burayı mühimmat deposu olarak kullanmışlar. Bağımsızlık sonrası ise cami tekrardan ibadete açılıyor. Oldukça fazla tahrip edilmiş olan bu cami, 1990’larda büyük bir restorasyondan geçirilerek tekrar kullanılır hale getiriliyor. Kırmızı ve turuncunun tonlarını andıran tuğlaları ile Orta Asya-Hint mimarisini üzerinde yaşatan Padişah Camii, 3 kubbeli yapısı ve geniş avlusu ile birlikte dünyanın en büyük camilerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca cami, altın ve gümüş kullanılarak el işçiliği ile işlenmiş olan Kur’an-ı Kerim’in sergilendiği bir alana ve kutsal emanetler bölümüne de sahip. Görevliler tek sıra halinde durmanızı ve bilgi verirlerken geriye çekilip kendilerini dinlemenizi istiyorlar. Son olarak da çıkışta bağış yapmanız gerektiğini ısrarla belirtiyorlar.

Bir de cami içinde yankı olayını deneyebiliyorsunuz. Bir köşedeki kolona yaklaşarak çıkardığınız alçak sesler, arkanızdaki kolonunun yanında bulunan kişi tarafından rahatlıkla duyulabiliyor.

Lahore Fort (Lahor Kalesi), Minar-e Pakistan ve Badshahi Mosque hemen hemen birbirine yakın konumlarda bulunuyorlar. Caminin girişine sırtınızı yasladığınızda tam karşınızda Sultan’ın sarayı ve hemen solunda da Lahor Kalesi sizi selamlıyor olacak. Hemen sağınızda ise Pakistan fikrinin düşünce babası sayılan milli şair Allama Iqbal’ in (Muhammed İkbal) mozelesine rastlayacaksınız. Kapalı olmasına rağmen Türkiye’den geldiğimizi belirtince görevli, İkbal’in anıt mezarını ziyaret etmemize izin vermişti.

Pakistan’dayken Penjap Üniversitesine oldukça yakın mesafede bulunan Lahore Museum’ı (Lahor Müzesi) da ziyaret etme fırsatımız oluyor.

Mezopotamya Medeniyeti ile çağdaş olan İndus Vadisi Medeniyetinin en önemli iki şehri olan Harappa ve Mohenjo Daro’ya ait eserlere de evsahipliği yapıyor bu müze. Ayrıca burada bulunan Hinduizm ve Budizm dinine ait kalıntılar ve resimler de fazlasıyla dikkat çekiyor. Müzenin bir kısmı tadilat nedeniyle kapalıydı. Müzenin tavanları ise oldukça geniş ve yüksekti. Aynı zamanda müze, biraz süre geçtikten sonra muson yağmurlarının etkisiyle içerisinde su akıntısı oluşacak kadar da bakımsızdı.

Müzede, Pakistan’ın bağımsızlığını kazandığı dönemi hatırlatan fotoğraf ve sergiler de vardı. Müzeyi dolaşırken İkbal’e, Hilafet Hareketine ve Muhammed Ali Cinnah’a dair resimlere de rastlıyorsunuz. Müzeyi gezip geçmişe doğru süzülürken saatlerin ilerlemesi ve yağmurun da durmasıyla gezimizi sonlandırıyoruz. Tabii müzeden çıkarken de su dolu caddelerle karşılaşıyoruz. Her yağmur sonrası olduğu gibi yine trafik yoğunluğu bir anda artıyor. Böylelikle caddeler tam bir hengame alanına dönüveriyor.

Lahor’da bir başka durağımız ise Shalamar Garden (Şalamar/Şalimar Bahçeleri) oluyor. 500 rupi ödeyerek bahçeye girmek mümkün… 17. yüzyılın ortalarında Babür İmparatoru, eşi için bu alanı yaptırıyor. Bahçe, oldukça geniş bir arazi üzerine kurulu ve üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm soylular için yapılmış olup ikinci bölüm ise etkinliklerin yapılacağı alan olarak karşınıza çıkıyor. Birinci ve ikinci bölüme halk giremiyormuş, onlar ancak üçüncü bölümü kullanabiliyorlarmış. Pakistan sıcak bir memleket olunca Babür İmparatoru, eşinin belli dönemlerde gezintiye çıkabilmesi için Şalimar Bahçelerinin yanı sıra bölgeye iki tane daha bahçe yaptırmış. Böylece imparatorun eşi hava durumuna bağlı olarak bu üç bahçeden birinde konaklayabiliyormuş.

Lahor’da Bahria Town denilen bir bölgeye geldik. Bu alan merkezden biraz uzak olmakla birlikte lüks yerleşimlerin olduğu ve üst gelir bandındaki insanların yaşadığı bir bölge olarak göze çarpıyor. Şehir oldukça düzenli ve temiz görünüyor. Geniş caddelere sahip bu bölgeye girildiğinde müstakil evler oldukça göze çarpıyor.

Özel bir site görünümündeki bu alanda Paris’teki Eyfel Kulesine oldukça benzeyen Bahria Eiffel Tower diye bir yapı da ayrıca dikkat çekmektedir. 300 rupi ödeyerek asansörle kulenin tepesine çıkmak mümkün… Buradan bakıldığında ise şehir, dümdüz yapısıyla insanı kendisine hayran bırakıyor.

Bu bölgede dikkat çeken bir başka eser, 2014 yılında yapılmış olan Grand Jamia Mosque oluyor. Bu cami yapılalı üç yıl kadar olmasına rağmen Orta Asya mimarisine has turuncumsu tuğlaları ile kendisine tarihsel bir görünüm katmış. Caminin iç yapısı, alışılmıştan farklı olarak dizayn edilmiş olup modern ve geleneksel motiflerle de desteklenmiş. Caminin içerisi oldukça geniş olmakla birlikte kare veya dikdörtgen bir alan değil de kıble etrafında hafifçe dönen bir alana sahip.

Düzenli Şehir İslamabad

Otobüslerden de biraz bahsebahsetmek gerekirse, Türkiye’dekine benzer kalitede firmalara rastlanılabiliyor. Buradaki istasasyonlar için aynı şeyi söyleyemesem de bazzı ı otobüsler kalite ve hizmet bakımından Türkiye’dekinden bir tık ötede bile olabilir. Kişi başı aşı 910 rupi yaklaşık 30 Türk lirası- ödedik. Bindiğimiz otobüste koltuklar rahat ve büyüktü. Wi-Fi hizmeti de sağlanıyordu. TV’leri güzel olup olup birçok Bollywood ve Hollywood filmleri de içeriyordu. Burada şaşırdığımız bir konu konu ise otobüsün hareket etmesine dakikalar kala elinde video kamera bulunan bir adamın otobüse girmesiydi . Ve bu adam, en baştaki koltuklardan başlayarak sırayla insanların videolarını çekip en sonda otobüs saatini de videoya dahil ederek otobüsten ayrıldı. Böylelikle hareket etmek için hazır hale geldik. Ve otobbüs tam zamanında hareket etti. Yaklaşık 170 km km boyunca süren  yolculuktan sonra Rawalpi’deki istasyona ulaştık.  Ardından ücretsiz bir dolmuş ile yarım saat süren yolcuktan sonra İslamabad’a geldik.  Aslına bakılırsa Pakistan kurulduğunda ülkenin ilk başkenti İslamabad olmayıp M. Ali Cinnah’ın da doğduğu yer olan Karaçi’ymiş. Daha sonra ise gerek ağır iklim koşulları yüzünden gerekse Karaçi’nin ülkenin güneyinde bulunması ve merkeze uzak olması nedeniyle dönemin devlet başkanı Eyüp Han, 1960’lı yıllarda başkenti değiştirme kararı alıyor. Han, iklim koşulları açısından daha iyi olan ve daha merkezi konumda Bulunan İslamabad’ın yeni başkent olmasına karar veriyor. Daha sonra ise şehir için ülkeye çeşitli mimarlar getirilerek onlara örnek projeler yaptırılıyor. Ardından da seçilen proje sonucunda şehir sıfırdan inşa ediliyor. Dünyanın en düzenli şehirlerinden biri olan İslamabad, sektör ismi verilen numaralandırılmış alanlardan oluşuyordu. Şehir; geniş, tertemiz caddeleri ve müstakil evleri ile oldukça dikkat çekiyor. Bu şehirde altyapı sorunu da yoktur diye tahmin ediyorum.

İslamabad’a girdiğinizde dikkatinizi çeken şeylerden biri de üçgen prizma şeklindeki 4 minareli yapısıyla şehre göz kırpan Faisal Mosque (Faysal Camii) oluyor. Camiye ismini veren de Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdül Aziz’dir. Modern ve geleneksel mimarinin karışımı şeklinde ortaya çıkmış olan bu eserin mimarı da bir Türktür. Kral Faysal’ın önerisi üzerine bu alan üzerine cami yapılmasına karar verildikten sonra Türk mimar Vedat Dalokay’ın projesi kabul ediliyor. Kral Faysal, tüm giderlerini karşıladığı camiyi Pakistan halkına hediye ediyor. Cami avlusu da dahil edildiğinde yaklaşık 70 bin kişi aynı anda namaz kılabiliyor. Dünyanın en büyük camilerinden biri olan Faysal Camii, oldukça estetik görünüyor. Caminin çevresinde dolaşırken farkında olmadan bir zamanlar ülkeyi de yöneten
General Ziya Ül Hak’ın mezarına rastlıyoruz. Bu anıt mezarı da ziyaret ettikten sonra alandan ayrılıyoruz.

Shakarparian denilen yer bir tepede bulunmaktadır. İçerisinde Pakistan Monument (Pakistan Abidesi) ve Pakistan Monument Museum (Pakistan Müzesi) gibi tarihsel içeriğe sahip yapılar da bulunmaktadır. Müze, Pakistan hakkında geçmişten günümüze kadar yaşanan olaylar hakkında kısa bir izlenim sunuyor. Pakistan Anıtı da turuncu rengi ve kendine has yapısıyla oldukça dikkat çekiyor. Bu alan tepede olduğundan dolayı İslamabad’ın düzenli yapısını buradan seyretmek mümkün…

Margalla Hills (Margalla Tepesi) de İslamabad’ı tepeden seyretmek için gidilebilecek yerler arasında yer alıyor. Bu tepeden İslamabad’ın tamamını seyretmek mümkün… Buranın tabiriyle “section”ların tamamını görebiliyoruz. Manzara görülmeye değer…

Pakistan’da müze ve park gibi paralı girişe sahip yerlerde, yabancılardan yerel bilet fiyatlarının 20 katı kadar fazlası isteniyor. Ülke, Budizm ile ilgili birçok esere ve mekana evsahipliği yaptığından dolayı turizm canlandırılmak istenilse de bu mümkün olamayabiliyor. Bunun bir nedeni ülkedeki güvenlik problemi, diğer bir nedeni de Pakistan’ın uluslararası kamuoyundaki imajı olabilir. Halbuki, Babürler döneminden kalma birçok esere evsahipliği yapan Pakistan’ın, İndus Vadisi’nde bulunan dünyanın ilk düzenli yapılarına da evsahipliği yaptığı düşünülürse ülkede turizm daha da gelişebilir.

Japonlar

Lahor’da seyahat ederken sık sık karşılaşacağınız motosikletler, trafiğe ayrı bir renk katıyor. Motosiklet ülkede yaygın bir şekilde kullanılıyor. Trafikteki avantajları ve 6-7 kişinin aynı anda binmesi düşünülürse motosiklet kullanmak oldukça elverişli görünüyor. Dikkat çeken bir husus ise bu motosikletlerin çoğunun Japon üretici olan Honda markasına ait olmasıydı. Aynı şekilde bu marka otomotiv sektöründe de oldukça yaygındı. Hiç şüphesiz, Pakistan’ın Çin kadar olmasa da Japonya ile kurduğu ilişkiler de oldukça fazladır. Pakistan’dayken Japon bir öğretim görevlisi ile tanıştık. Bayağı ünlü bir hocaymış ve Urdu dili içerisindeki İngilizce kelimelerin kullanılmaması gerektiğini, Urducanın buna ihtiyacı olmadığını savunuyormuş. Bunun yanı sıra bizimle birlikte Urduca öğrenen Japon bir arkadaşımız da vardı. Bunlar bana ilginç gelen şeylerdi.

Kahvaltı Kültürü: Sallama Çay ve Yumurta

Pakistan’da kahvaltı kültürü, Türkiye’ye kıyasla oldukça zayıf… Kahvaltılarının özeti, sütlü çay ve yumurta… Çayları da demleme değil sallama… Bunun yanı sıra kahvaltılarında zeytin ve peynir de olmuyor. Tost ekmeği ile kahvaltıyı tamamlıyorsunuz genelde.

Yemeklerinde ise baharatı oldukça fazla kullanıyorlar. Baharatlı ya da az baharatlı yemekleri tercihe göre bulmak mümkün… Chicken karahi, chicken biryani ve handi –kemiksiz karahi– gibi yemeklerde tavuk etini oldukça fazla kullanıyorlar. İlk başta yemeklerine alışamasak da özellikle son iki hafta bu yemekleri oldukça fazla denedik. Nan dedikleri pide görünümündeki sade ekmekleri de güzeldi. Ras Malai diye bir hafif tatlı da dikkat çekiyor ikramlarında. Süngerimsi bir yapısı olan silindir şeklindeki kekimsi bir tatlı… Sütün içine koyularak ikram ediliyor. Bir de hamurun içine patates vb. malzemeler konulup üçgen şeklinde kapatılması ve devamında da yağda pişirilmesiyle yapılan Samosa dedikleri bir yiyeceğe de caddelerde oldukça sık rastlıyorsunuz.

Pakistan’da maddi durumu iyi olup da evinde hizmetçisi bulunmayan kişi yok dense yeridir. Orta halli ve zengin insanların genelde 5-6 tane hizmetçisi olabiliyor. Ve genelde bu hizmetçiler sadece karın tokluğuna çalışıyorlar. Bu nedenle de evsahibi için fazla bir maliyet gerektirmeyen hizmetçilere çoğu evde rastlamak mümkün hale geliyor. Genelde bu temizlik işleriyle uğraşanlar da Hıristiyanlar oluyor. Ayrıca ülkede askeri ücret 140 dolar civarında…

İki Pakistanlının kendi aralarında İngilizce konuşmalarına çok sık rastlanıldığı gibi siz onlarla Urduca konuşmaya çalışsanız dahi size İngilizce cevap veren kişilere de oldukça fazla rastlıyorsunuz. Bir de bazen birisine ‘selamun aleyküm’ deyip selam verdiğinizde karşınızdaki kişi de aynı şekilde ‘selamun aleyküm’ diyerek cevap verebiliyor. Özellikle kaldığımız misafirhanedeki Hıristiyan olan temizlikçiler beni her gördüklerinde ya önce onlar bana selam veriyordu ya da ben önce onlara selam verip onlar da yine ‘selamun aleyküm’ diyerek karşılık veriyorlardı. Selamın biraz daha kültürel anlamda kaldığını belirtmek de fayda var.

Dünyada petrol fiyatlarının aşağı yönlü seyretmesinden dolayı Pakistan’da son zamanlarda benzinin litresinin 1 doların altında satılıyor. Özellikle Suudi Arabistan’ın Pakistan’a benzini oldukça ucuza sattığı söyleniyor. Orada bulunduğumuz süre zarfında bensin 78.87 Rs./Litre olarak satışa sunuluyordu.

Sonuç

Bir aylık süre zarfının sonuna gelirken bir yandan Türkiye’ye dönüyor olmanın verdiği mutlulukla diğer bir taraftan da adeta kendini ikinci vatanındaymış gibi hissettiren Pakistan’dan ayrılmanın verdiği üzüntüyle bu topraklara veda ediyorum. Burada aldığım dil kursunun yanı sıra tanıştığım insanlar ve kazandığım tecrübeler de benim için büyük bir kazanç oldu. Bu süreç bana sahada pratik bilgiler elde etmemi sağlayıp bizden binlerce kilometre uzaklıktaki yakın dostumuz Pakistan’ı daha iyi tanımama fırsat verdi.

Hindistan, Afganistan, Pakistan, Bangladeş ve Sri Lanka derken kültürel etkileşimin de etkisiyle 1 milyar insanın Urduca konuştuğu söyleniyor. Rakam biraz abartılı gelse de dillerdeki benzerliğin etkisiyle bu mümkün olabilir. Pakistan, 2030 yılına gelindiğinde ülkedeki güncel doğum artış oranının aynı şekilde devam etmesi durumunda 310 milyon nüfusa ulaşacağı söyleniyor. Böylelikle Pakistan, dünyanın en fazla nüfusuna sahip ülkelerden biri olurken aynı zamanda dünyada en fazla Müslüman nüfusunun yaşadığı ülke olabilecek. Türkiye ile Pakistan ilişkileri açısından bunları göz önünde bulundurursak siyasi, askeri, ticari ve kültürel alanlarda birçok işbirliği anlaşması yapan ve daha fazla yapmayı da hedefleyen iki ülke bazında gelecekte daha fazla pozitif çıktılarla karşılaşabiliriz.

Beş yıldır burada bulunan tabiri caizse ülkemizin kültür elçiliğini yapan, orada bulunduğumuz süre içerisinde her konuda bize yardımcı olmaya çalışan, sorduğumuz sorulara içtenlikle cevap veren ve ailesiyle birlikte Pakistan serüvenimizin daha verimli geçmesine imkan tanıyan Prof. Dr. Durmuş BULGUR’a teşekkürlerimi sunuyorum. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nde öğretim görevlisiyken kendi sunduğu proje ile Pakistan’a geliyor Durmuş Hoca. Şuanda da Penjap Üniversitesi’nde yaptığı çalışmalarının ardından yakın zamanda Türkiye’ye geri dönecekmiş. Oradayken kendisinden oldukça fazla yararlandık, sağolsun.

Pakistan’da üniversitedeki dil programımızı ayarlayan ve bizden desteğini esirgemeyen İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Halil TOKER’e teşekkürlerimi sunuyorum. Yazdığı eserler ülkemizde ve Pakistan’da alanında oldukça tanınmaktadır. Özellikle 15 Temmuz’da püskürtülen darbe girişimi sonrasında yazdığı makaleleri ile Pakistan’da zemini bulunan FETÖ’ye karşı oradaki insanları bilgilendirip insanların yanlış yönlendirilmesinin önüne geçmeye çalışması da oldukça mutluluk vericidir.

Son olarak da Pakistan’a gelmemize aracı olan, maddi ve manevi desteklerini hiçbir zaman esirgemeyen, ülkemize katma değer oluşturmaya çalışan Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA)’na ve proje koordinatörümüz Selman Öğüt’e de sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum.