Yazar: Cihat Aydın

Giriş

Bu raporda TÜGVA Bölge Uzmanı Yetiştirme Programı kapsamında Hindistan/Pakistan masası öğrencileri olarak Pakistan’da bulunduğumuz bir ay içindeki izlenimlerim ve gözlemlerimin yanı sıra yaptığım okumalarım/araştırmalarım yer alacak.

Raporda Pakistan’ı ekonomik, sosyolojik, siyasi olarak ele alıp gözlemlerimi yazacağım. Ayrıca Pakistan‘da, İngiltere sömürgesinin etkilerini, Taliban terörünü ve Keşmir sorununu da elimden geldiğince irdelemeye çalışacağım.

Pakistan Hakkında Genel Bilgiler ve Genel İzlenimler

Pakistan bir İslam Cumhuriyeti’dir ve 14 Ağustos 1947’de kurulmuştur. Hint bölgesinde yaşayan Müslümanların birleşme fikrini ilk defa 1930 yılında Muhammed İkbal ortaya atmıştır, bize ders veren hocalarımızdan Prof. Dr. Zahid Münir Amir hocamızın dediğine göre. Fakat Pakistan fikrini siyasal hayata geçiren ve kurucu önder olarak kabul edilen isim ise Muhammed Ali Cinnah’tır. Cinnah’ın Pakistan’ın kurulmasını talep ettiği Lahor’da yaptığı konuşmanın yeri bugün “Minare Pakistan¨ adlı bir anıtla sembolize edilmektedir. 1947’de kurulduğu zaman Batı Pakistan ve Doğu Pakistan olarak iki ayrı coğrafyadan oluşuyordu. Fakat daha sonra bir ayrılma daha yaşanmıştır ve Doğu Pakistan iç savaş neticesinde bağımsızlık kazanıp Bangladeş devleti adını almıştır (1971). İlk başkenti Karaçi’dir, fakat şimdiki başkenti İalamabad’tır. Resmi dilleri İngilizce ve Urduca’dır. Fakat yaklaşık 22-23 dil konuşulmaktadır Pakistan’da. Pakistan’da halkın hemen hemen hepsi Müslüman’dır, Müslümanların da hemen hemen hepsi Sünni’dir ve Sünnilerin de büyük çoğunluğu Hanefi mezhebindendir. Müslüman olmayan azınlıklar Hristiyanlar, Hindular ve Sihlerdir.

Pakistan, çok partili demokratik sistemle yönetilen federal bir cumhuriyettir. Dört tane eyalet vardır ve her eyaletin başkenti vardır. Bunlar, Pencab (Lahor), Sind (Karaçi), Pathanistan (Peşaver), Belucistan (Keta).

Pakistan’ın komşuları Afganistan, İran, Çin , Bangladeş ve Hindistan’dır. Güneyin de ise Hint Okyanusu (Umman Denizi) vardır.

Para birimi Pakistan rupisidir. Bugün bir dolar yaklaşık 106 Pakistan rupisidir. Oysa bize eğitim veren hocalarımızdan Prof. Dr. Muhammed Zekeriya hocamızın dediğine göre çok önceden bir dolar üç rupi imiş.

Pakistan’ın nüfusu yaklaşık olarak 200 milyondur. Nüfusun çoğunluğu ise gençlerdir. Ayrıca Pakistan ordusu bugün dünyanın en kalabalık orduları arasındadır ve nükleer silaha sahip ülkeler arasındadır. Ordunun bu ağırlığı siyasete de sirayet etmiş durumdadır. Neredeyse seçimle iş başına gelmiş bütün hükümetler askeri darbe ile devrilmilştir. Fakat bugünkü Nevaz Şerif’in Başbakanlığını yaptığı hükümet askeri darbe ile devrilmemiştir. Bu askeri darbe geleneği ile Türkiye ile kıyaslanmaktadır Pakistan. Fakat 15 Temmuz’da Türkiye’de halk darbeye izin vermedi ve öyle umuyorum ki, 15 Temmuz direnişi Pakistan için ve tüm dünyada darbelerle demokrasiye neşter vurulan tüm ülkeler için umut oldu. Gerek İHH’nın yetimhanesini ziyaretimiz esnasında, gerek Cemaat-i İslami’yi ziyaretimizde ya da sokakta geçen herhangi bir insan ile konuştuğumuzda 15 Temmuz’da Türkiye için onların da sokağa çıktıklarını ve Türkiye için nöbet tuttuklarını söylediler. Aynı tavrı kendi ülkelerinde olası bir darbe girişiminde sergileyeceklerini umuyorum. Fakat burada lider faktörü de unutulmamalı. Cumhurbaşkanımız 15 Temmuz gecesi halkına önderlik ederek, halkı ile beraber direndi.

Pakistan’a ayak basar basmaz İngiliz sömürgesinin etkilierini görüyorsunuz. Hemen hemen her şey sömürgenin izlerini taşıyor. Mesela Urduca’nın yanında İngilizce de resmi dil. Hemen hemen herkes İngilizce konuşuyor. Daha üzücü olan şey ise, yeri geliyor insanlar birbirleriyle de İngilizce konuşuyor. Bizim vaktimiz Pakistan’da sınırlı olduğu için hem dilimizi geliştirmek, hem de bölgeyi yakından tanımak için olabildiğince buradaki insanlarla konuşmaya çalıştık. Türkiye’ye ve Türklere ilgileri çok fazla olduğu için onlar da merakla bizimle konuşmaya çalıştılar. Fakat biz Urduca konuşmak isterken, onlar İngilizce konuşmakta ısrar ediyorlardı. Hatta bazen onlar İngilizce konuştu, biz Urduca. Bütün bunlar İngiliz sömürgesinin etkileri. Oysa dil bir milletin ruhudur, benliğidir. Diline sahip çıkan hiçbir millet sömürgeleşmez.

Fakat her ne kadar Pakistan İngiliz sömürgesinin etkilerini günümüzde taşıyor olsa da, bir de şu tarafı var: Pakistan’a giderken çok farklı beklentilerim, ön yargılarım vardı. Pakistan’da UNESCO’nun Dünya Mirasını Koruma Programı’na dahil olan yapıların olduğuna ihtimal vermiyordum. Tarih kokan bir şehir mesela Lahor. Aklımın ucundan geçmezdi. Bunun sebebi biraz da Avrupa’da büyüdüğümden dolayı olabilir. Oysa bu topraklarda uygarlık Antik Yunan ve onun mirasçısı Roma’dan çok daha önce başlamış. Bir çok medeniyetin kesiştiği yer Güney Asya bölgesi. İndus Vadisi uygarlıkları, Hint medeniyeti, Persler, Selçuklu Türkleri, Mughal/Babürler… Fakat Güney Asya’daki halkın çoğu bu zenginliğin farkında değil. Üzücü olan da bu.

Şunu da açık bir şekilde belirtmeliyim ki, Pakistan’a indiğimden itibaren kendimi hiç yabancı gibi hissetmedim. Pakistanlılar bizi kardeşleri olarak görüyorlar. Aynı duyguyu Arabistan’da da yaşamıştım. Oysa Avrupa’da büyümeme rağmen, Avrupa’da bir yerden bir yere gidince insan biraz da olsa yabancılık hissediyor. Ya da Avrupa olmasa da Avrupa dışında Müslüman olmayan bir ülkeye gidince, ne kadar iyi bir seviyede dil bilirse bilsin insan, yine de yabancılık çekiyor. Mesela biz Pakistan yerine Hindistan’a gitseydik, yabancılık mutlaka çekecektik. İşte bu, Müslümanların kardeşliğinin, ümmet oluşumuzun bir sonucudur.

Pakistan halkının çok tembel olduğu da hemen göze çarpıyor. Öğlen 12’den önce dükkanları açmıyorlar. Bir çok yerde haftanın sadece dört günü çalışıyorlar. Pakistan’da fakirliğin bir nedeni de bu tembelliktir. Oysa Müslüman bir toplumun işini en iyi şekilde yapması gerekir ve Müslüman bir toplumun çalışkan olması gerekir.

Pakistan’ın Sosyal Yapısı

Pakistan’da birçok etnik ve dini grup var. Pakistan’da bir çok etnik grubun oluşunun neticesi, bu kadar fazla dilin konuşuluyor olmasıdır. Bölgeden bölgeye, eyaletten eyalete, şehirden şehre, köyden köye, hatta bazen mahalleden mahalleye, sokaktan sokağa dil değişebiliyor. Bazı diller birbirine karışmış durumda. Mesela Pencabilerin konuştuğu dil saflığını yitirmiş, Urduca ile karışmış durumda.

Yukarıda da belirttiğim gibi halkın büyük çoğunluğu Müslüman’dır ve Müslümanların da çoğunluğu Sünnilerdir. Şia azınlıktadır. 1980’lere kadar, bugün özellikle Ortadoğu’da, mesela Suriye’de ya da Yemen’de yaşandığı gibi Pakistan’da Sünni-Şii çatışması yaşanmamıştır. Fakat özellikle İran’da devrim olduktan sonra ve Pakistan’daki Selefi grupların da artış göstermesiyle Şii azınlıklarla çatışmalar yaşanmıştır.

Pakistan’daTürkiye’de olduğu gibi bir çok dini cemaat mevcuttur. Müslüman Sünniler arasında en yaygın iki kol Barelviler ile Deobendilerdir. Barelviler sufizmi temsil etmektedirler. Deobendiler ve Barelviler de kendi içlerinde ayrılmaktadırlar. Mesela Tebliğ Cemaati Deobendilerin bir alt koludur. Ayrıca Pakistan’da her grubun kendine ait bir mescidi, bir medresesi, bir külliyesi vardır.

Pakistan’da bir çok ‘’silahlı dini’’ grup da mevcut. Taliban’ın yanında gerek 1980’lerden sonra alevlenen Sünni-Şii çatışmasından doğan gruplar, gerek Keşmir ve Belucistan sorunlarından ortaya çıkan gruplar mevcut.

Azınlıkta olan dini gruplar ise Hıristiyanlar, Hindular ve Sihlerdir. Konakladığımız Pencab Üniversitesi’nin ‘’New Campus’’ünde tanıştığım bir doktora öğrencisinin dediğine göre, azınlıkların Pakistan parlamentosunda temsilcileri var. Cemaat-i İslami’yi ziyaret ettiğimizde de dikkatimi Cemaat-i İslami’nin bayrağı çekti. Bayrağın büyük kısmı Pakistan bayrağı gibi, yeşil ve beyaz ve üzerinde Arapça ‘’La İlahe İllallah Muhammedun Rasulullah’’ yazıyor. Bu kısım Müslümanları temsil ediyor. Bayrağın geri kalanı ise mavi. İşte bayrağın üstündeki o mavi azınlıkları temsil ediyor.

Bütün bunlardan şu sonucu çıkarabiliriz: Pakistan, az sayıda farklı dinlerden, çok sayıda etnik, mezhep ve meşreb farklılıklarından oluşan bir toplumdur. Maalesef Pakistan halkı birleşeceği ortak bir mirastan mahrumdur. Milli birlik ve beraberlik şuurları yok. Dolayısıyla etnik ve dini kimliklerin yarattığı farklılıkları bir zenginlik bilerek, bir ‘’Pakistanlılık’’ üst kimliğini benimseme konusunda ciddi sıkıntılar yaşanıyor ülkede. Bu sorunun diğer etkenleri ise az gelişmişlik, ekonomik zorluklar, eğitim seviyesinin ülke genelinde çok düşük olması, siyasal kültürün ülkeye yerleşememesidir. Bu etkenlerden dolayı ülkede ‘’aşiretleşme’’, ‘’kabileleşme’’, ‘’gruplaşma’’ çok ön plandadır. O kadar ki, ülkede ‘’Aşiretler Bölgesi’’ vardır.

Gözlemleyebildiğim kadarıyla Pakistan’ın sosyal dönüşüme çok ihtiyacı var. Fakat bu sosyal dönüşüm hemen birkaç yılın içinde olabilecek bir şey değil. Sosyal değişim ve dönüşümün uzun bir süreye ihtiyacı var ve bu sürecin sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilimesi gerekir. İçerideki güç unsurlarının ve uluslararası düzeyde Pakistan’a dost olan ülkelerin, bu uzun süreçte çok çaba harcamaları gerekmektedir. Grupları, aşiretleri, kabileleri bu dönüşümde rol oynamaya davet etmeleri gerekmektedir. Söz konusu unsurlar eğer bu süreci sağlıklı yürütmezse, ortaya çok daha ciddi sıkıntılar çıkacaktır. Pakistan’ın komşusu Afganistan’dan ders çıkarması gerekir. Afganistan kendi sosyal değişimini sağlayamadı ve sürekli Afganistan halkı Sovyet işgalinden sonra birbiriyle çatıştı. Bundan dolayı da dış güçler ‘’demokratikleşme ve sivilleştirme’’ adı altında Afganistan’daki farklı unsurların aralarına nifak tohumları ekerek Afganistan’da ciddi sıkıntıların doğmasına neden oldular.

Pakistan’da Eğitim

Eğitim oranı maalesef çok düşük ülkede. Pakistan’da iki tür eğitim sistemi var: Devlet tarafından verilen Urduca dilde ücretsiz eğitim ve özel okullarda verilen İngiliz sistemi ‘’Cambridge’’. Maalesef devletin verdiği eğitim iyi bir seviyede değil. İmkanı olan aileler çocuklarını ‘’Cambridge’’ sistemi olan okullara gönderiyorlar. Devlet bir an önce eğitim sistemine bir çözüm bulmalı ve genç nesile kaliteli eğitim vermeli.

Pakistan ilk kurulduğunda ülkede sadece bir tane üniversite varmış. O üniversitenin adı da, bizim eğitim aldığımız Pencab Üniversitesi’dir. Şuanda ise ülkede Pencab Üniversitesi’nden bir öğrenciden öğrendiğime göre yaklaşık 130 tane üniversite var. Yine edindiğim bilgilere göre okuma-yazma oranı düşük seviyede ve küçük yerleşim yerlerinde bayanlara eğitim hakkı tanınmıyor. Eğitim bir ülkenin gelişmesi, büyümesi, güçlenmesi ve ilerlemesi açısından çok önemlidir. Pakistan devletinin eğitime çok önem vermesi gerekmektedir. Sadece okullardaki eğitim ile olacak bir şey de değil. Vakıflara, derneklere daha çok imkan tanınmalı. Mesela İHH’nın Pakistan’dakj partneri Hubeyb Vakfı’nı ziyaretimizde Hubeyb Vakfı!nın Pakistan’da sadece isminin olduğunu, bütün faaliyetleri İHH’nın desteği ile yürüttüklerini açıkladılar. Bu durumun değişmesi gerekmektedir. Vakıflar, dernekler, STKlar insan yetiştirmeye kendilerini adamalılar. Çünkü devlet, ancak insan yaşatıldığında yaşar.

Pakistan’da ayrıca medreseler çok yaygın. Hemen hemen her dini grubun kendine ait bir medresesi var. Burada eğitim gören öğrencilerin de iyi bir eğitim görmeleri gerekmektedir. Medreselerin özel İngiliz okullarından kalitesiz eğitim veriyor olması üzücü. Bu durumun bir an önce değişmesi, medreselerin en az özel okullar kadar kaliteli eğitim vermeleri gerekmektedir.

Raporun başında belirttiğim gibi Pakistan’daki nüfusun büyük çoğunluğunu gençler oluşturuyor. Genç nesilin eğitimli, seviyeli, donanımlı bir şekilde yetişmesi gerekiyor ki, Pakistan daha hızlı kalkınabilsin. Bunun için Türkiye’de oradaki kurumlarıyla elinden geleni yapmalıdır. TİKA ve YTB oradaki kurumlarla ortak projeler geliştirmelidir.

Pakistan’ın Ekonomisi

Pakistan ekonomisi büyük ölçüde tarım ve hayvancılığa dayanır. Ayrıca ikliminden dolayı tropikal meyveler de yetişmektedir Pakistan’da. Bunun yanı sıra Umman Denizi’ne sınırı olduğu için balıkçılık da yapılıyor Pakistan’da. Fakat balıkçılık her bölgesinde yok, daha çok Karaçi şehrinin bulunduğu bölgede yaygındır.

En fazla dış ticaret yaptığı ülkelerin başında Japonya ve Çin gelmektedir. Özellikle Japonya’dan ulaşım araçları ithal etmektedir. Gittiğinizde fark edeceksiniz ki, ülkede neredeyse Japon marka arabalardan başka araba yok. Diğer markalardan çok nadir var.  Japonya ve Çin’den sonra ise ABD ülkeleri gelmektedir.

Tekstil endüstrisi gelişmiş durumdadır. Tekstilin de ülke ekonomisine katkısı vardır. Yer altı kaynakları da bulunmaktadır ülkede. Mesela biz başkent İslamabad’a giderken yolumuzun üzerinde tuz madenine gittik. Fakat görebildiğim kadarıyla Pakistan yer altı zenginliklerini etkili bir şekilde kullanamıyor maalesef. Bazı kömür yataklarını Çin işletiyor.

Ayrıca raporun başında da belirttiğim gibi Pakistan nükleer silaha sahip sayılı ülkeler arasında. Atom reaktörleri bakımından da zengin bir ülkedir.

Pakistan aslında bana göre bir turizm ülkesidir. Fakat ülke fakir olunca, ülkede düzen olmayınca, ülke turizme yatırım yapmayınca, turizmin de etkisi olmuyor. Oysa benim de başta ön yargılarla gittiğim Pakistan’da doğal güzellikler mevcut, tarih kokan bir şehirdir mesela Lahor. Dünyanın beşinci büyük camisi, meşhur Lahor müzesi, Vezir Han Camii, Şalimar Bahçeleri, Lahor Kalesi… Bu liste uzayıp gidebilir. Bu saydıklarım sadece Lahor’da olan tarihi yapılar ve sadece bazıları. Mesela başkent İslamabad’ta görülmeye değer yapılar var. Turistlerin çok fazla olması gereken bir ülke Pakistan.

Pakistan halkı fakir bir halktır. Örneğin asgari ücret 140000 rupi, yani yaklaşık olarak 140 dolar. Bir aile bu parayla nasıl bir ay boyunca geçinecek? Bize denildiğine göre, hemen hemen her aileden bir kişi yurt dışında çalışıp ailesine para gönderip yardımda bulunuyormuş. Ülkede keskin bir ayrım var: Fakir olan çok fakir, zengin ise çok zengin. Mesela herhangi bir alışveriş merkezine gittiğinizde fakir birisini göremiyorsunuz. Fakir yoksulluğunu, zengin de zenginliğini hemen belli ediyor. Bunların sonuncunda da ülkede hırsızlık ve rüşvet maalesef çok yaygın.

Her ne kadar Pakistanlılar kast sistemi olmadığını belirtseler de, ülkede Hindistan’daki gibi keskin de olmasa kast sisteminin izleri var. Mesela zenginlerin evlerinde fakirler hizmetçi olarak çalışıyor. Edindiğimiz bilgilere göre ise çok düşük ücretlere çalışıyorlar.

Bu bize insan gücünün, emeğinin çok düşük olduğunu gösteriyor. Örneğin bir inşaatta iş makinesi göremiyorsunuz. Her şey insan gücü ile oluyor, fakat insan gücüne, insan emeğine değer verilmiyor.

Türkiye’nin Pakistan’da yatırım yapmasına ve ikili ticaret ilişkilerinin geliştirilmesi gerektiğine inanıyorum. Lahor ve İslamabad’ta Türkiye’nin desteğiyle metrobüs yapılmış, toplu taşıma Türkiye’nin desteğiyle sağlanmakta ve bazı Türk şirketleri orada mevcut. Bu gibi çalışmaların iki ülke arasındaki ilişkilerin artması bakımından daha da gelişmesi gerekiyor. Örneğin Türkiye ve Pakistan ortak olarak bir yerli araba projesi üretebilir.

Pakistan’ın Siyasi Yapısı

1947’de kurulan Pakistan, seçimle iş başına gelmiş hükümetlerden ziyade uzun yıllar boyunca ordusu tarafından yönetildi. Zaten ülkeye gittiğinizde askerin ağırlığını hissediyorsunuz. Bazı askeri bölgelere girmek için özel izin gerekiyor, hemen hemen şehrin her yerinde asker 7 gün 24 saat bekliyor. Bu, biraz da yaşanan terör olaylarının bir sonucu olduğunu söylüyor halk. Ama öyle veya böyle askerin ciddi bir etkisi var ülkede. Bugüne kadar meclis, beş yıllık görev süresini çok nadir tamamladı. Zaten ülkedeki bazı siyasetçiler de asker kökenli. Buna en güzel örnek olarak hem cumhurbaşkanlığı hem de genel kurmay başkanlığı yapmış Pervez Müşerref’i gösterebiliriz.

Pakistan eyalet sistemi ile yönetilmektedir. Eyaletlerin yanı sıra ülkede üç tane özerk bölge vardır. Bunlar; Gilgit bölgesi, Azad Keşmir ve Afganistan sınırında bulunan ve denetimi kabilelere bırakılmış, ¨Kabileler Bölgesi¨dir. Eyalet sistemi Pakistan için faydalı mıdır, zararlı mıdır diye sorulursa, bu tartışılmaya müsaittir. Çünkü ülkede istikrar yok. Devlet adamları gerektiği gibi ülkeyi ve ülkenin eyaletlerini yönetemiyor. Eyaletler arası ciddi bir eşitsizlik ve adaletsizlik sorunu var. Örneğin nüfusun çoğunluğu ve ülkenin ekonomik üretiminin çoğunluğu Pencab eyaletinde. Bu durum da eyaletler arası dengesizliğe yol açmakta.

Pakistan kurulduğundan bu yana Hindistan tehdidi altındadır. Edindiğim bilgilere göre, İngilizler çekilirken yönetimi Hindulara bırakmış, İngilizler çekildikten sonra Hinduların Müslümanlara baskıcı politikaları başlamış ve Müslümanlarla Hindular arasındaki çatışma başlamış. Pakistan kendisini Hint bölgesindeki Müslümanların devleti olarak görmektedir. Her daim iki ülke arasında sorunlar olmuş ve hiçbir zaman da uzun soluklu bir uzlaşı olmamış. Pakistanlıların kimliklerini Hindistan muhalefeti şekillendiriyor. Yani Pakistan kimliği bir aidiyet duygusundan ziyade, bir muhalefet duygusudur. Pakistan devleti de varlığını önemli düzeyde Hindistan karşıtlığı ile sağlıyor. Bunun sonucunda da, dinsel ve etnik çatışmalar ülkede istikrarsızlığa yol açıyor ve ülkeyi tehdit altında bırakıyor.

Ülkede bir yanda ‘’kimlikleşme’’ sorunun ortaya çıkardığı dinsel, mezhepsel ve etnik çatışmalar, bir yanda devlet adamlarının, öğrendiğimize göre kayırmacı politikaları, bir yanda da ülkedeki askeri vesayet siyasal istikrarı sürdürecek kurumların ortaya çıkmasına engel. Pakistan’da en çok iki partinin adını duydum. Biri Pakistan People’s Party/Pakistan Halk Partisi, diğeri ise Pakistan Muslim League/Pakistan Müslüman Birliği adlı partidir. Pakistan Halk Partisi Butto ailesinin liderlik ettiği parti, Pakistan Müslüman Birliği ise Muhammed Ali Cinnah’ın kurduğu ve şuandaki Başbakan Nevaz Şerif’in partisidir. Bu ulusal partilerin yanı sıra birçok bölgesel parti de mevcut.

Ayrıca Pakistan’da tamamen referansı İslam olan dini partiler de var. En öne çıkan parti Cemaat-i İslami’dir. Kurucusu Mevdudi’dir, Lahor’da kurulmuştur ve kökeni Pakistan’ın kurulmasından önceye dayanır. Pakistan’ın kurulmasından sonra Hindistan’da da ve 1971’de yaşanan ayrılıkta Bangladeş’te de bir Cemaat-i İslami oluşmuştur. Sadece bir siyasal parti değildir; aynı zamanda bir örgüt-cemaat, entelektüel harekettir. Fakat Pakistan bir ‘’İslam Cumhuriyeti’’ olduğu için, İslam’ı referans alan oluşumlar/partiler amaçladıkları etkiyi toplum nezdinde oluşturamıyorlar. Cemaat-i İslami’yi ziyaretimiz esnasında Dış İlişkiler sorumlusunun anlattığına göre, siyasette belirleyici rol oynamasa da İslam dünyasında birçok İslami hareketi derinden etkilemiştir. Cemaat-i İslami’nin amacı Pakistan’ın ve dahi tüm İslam ülkelerinin İslami usullere uygun bir demokrasi ile yönetilmesidir. Yani araçsal olarak demokratik unsurların kullanılarak yönetime gelinmesi, ancak tabi olunan hukukun İslam hukuku olması. Partinin ayrıca aktif bir şekilde çalışan kadın kolları ve gençlik kolları var.

Pakistan’daki bütün partilerden Cemaat-i İslami’yi ayıran temel özellik, bir fikir hareketi olmasıdır. Yani parti, bir karizmatik lidere ya da bir siyasal hanedana dayanmıyor ve bir kült etrafında kümelenmiyor. Öğrendiğime göre, partideki bütün görevliler seçimle iş başına geliyor. Parti güçlü bir merkeze sahip.

Ülke aynı zamanda terörle mücadele etmekte. Taliban örgütü yüzünden binlerce insan mağdur durumda. Aldığımız bilgilere göre devlet Taliban ile masaya oturmuş ve Taliban ile müzakere süreci başlatmış. Devletten şeriat istemiş ve devlet de bulundukları bölgeyi onların şeriat ile yönetebileceklerini ve silahlarını bırakmasını istemiş. Bununla beraber Taliban kendi içinde ikiye bölünmüş. Bir kanadı buna olumlu bakarak silah bırakmış, diğer kanadı ise bunu reddetmiş ve bütün Pakistan’ın şeriatla yönetilmesi gerektiğini savunarak terör eylemlerine devam etmiş. Bunun üzerine devlet Taliban’a operasyonlar düzenlemiş/düzenliyor. Büyük ölçüde de ağır kayba uğratmış. Fakat Pakistan devleti ve halkı terör yüzünden çok ağır kayıplar vermiş ve şimdi terörün açtığı yaraları sarmaya çalışıyor.

Terör konusuna değinmişken, şunu da belirtmekte fayda görüyorum. Pakistan’a gitmeden önce okumalar ve araştırmalar yaparken Anadolu Ajansı’nın Pakistan haberlerine bakarken, Pakistan Meclis Başkanı Serdar Ayaz Sadık’ın şu açıklamalarını çok önemli buldum. Sadık, terör için ABD dahil kimseden yardım beklemediklerini ve bu terörün onların ortaya çıkarttığını söylemiş.

Açıklaması şu şekilde;

’’Öncelikle ABD’den hiçbir şekilde destek beklemiyoruz. Bu terörün bir kökü onlar. Bu terörü onlar yarattı. Sovyet Birliği Afganistan’ı işgal ettiğinde bu militanları beslediler. Karşılıklı saygı içinde iş birliği yapıyoruz. ABD ile iş birliği yapmaya devam edeceğiz ama ABD veya başka bir devlet tarafından yönlendirilmeyeceğiz.’’

Pakistan-Türkiye İlişkileri

Pakistan ile ilişkilerimiz maalesef zayıf kalmış. Oysa iki ülke de birbirine dost ve kardeş gözü ile bakmaktadır. Pakistan halkı ve devleti Türkiye’yi ve Türkleri çok seviyor. İstiklal Harbi sırasında Hint Müslümanlarının ve Müslüman kadınlarının mücevherlerini bize gönderdiklerini, İngilizlerin onları Osmanlı Devleti’ne karşı savaşmaya zorladıklarını, fakat onların bize karşı savaşmayıp İngilizlere karşı koyduklarını ve hilafetin yıkılmaması için Hilafet hareketini başlattıklarını ve Anadolu’ya heyetler gönderdiklerini kardeşlik duyguları içinde anlatıyorlar. Bu onlar için bir gurur kaynağı. Fakat iki ülke arasındaki ilişkiler zayıf. Lahor gibi 2000 civarı Türk vatandaşımızın yaşadığı bir şehirde bu zamana kadar Konsolosluk açılmamış. Oradayken daha yeni gelen Lahor’un ilk Başkonsolosu Serdar Deniz beyi ziyaretimizde onun da bu hususu dile getirmesi, bu eksikliğin devletimiz tarafından da fark edildiğini göstermektedir. Bu zamana kadar sadece İslamabad’ta Büyükelçiliğimiz ile Konsolosluğumuz ve Karaçi’de Konsolosluğumuz varmış. Bu durumun değişmesi, Pakistan’ın büyük şehirlerinde, en azından tüm eyaletlerde birer konsolosluğumuzun olması gerekmektedir. Aynı şekilde TİKA, Yunus Emre Enstitüsü ve Türk Kültür Tanıtım Merkezlerimizin daha aktif ve Pakistan’ın her bölgesinde faaliyet göstermeleri gerekmektedir.

İHH, Kızılay gibi Türk STKlarının oradaki faaliyetleri sonucunda Pakistan halkının gönlünü fethetmiş durumdayız. Özellikle Pakistan halkının başına gelen doğal afetlerde ve dahası terör mağdurlarına yapılan yardımlar Pakistan ve Türkiye ilişkileri açısından büyük önem arz etmektedir. Bu gibi faaliyetlerimizin çoğalması gerekmektedir.

Ayrıca ticari olarak da zayıf kalmışız. Ticari ilişkilerimizin de artması gerekmektedir. Japonya ve Çin’den ziyade bizi kendine daha yakın gören kardeş ülke Pakistan ile ilişkilerimizin daha da gelişmesi sadece duygusal değil, ticari alan başta olmak üzere birçok alanda kendini göstermelidir.

Keşmir Sorunu

Pakistan’da olduğumuz süre içerisinde Keşmir bölgesine çok gitmek istedim. Fakat bölgede olaylar olduğu için ve karışıklık olduğu için gidemedik. Dolayısıyla bu sorunu kendi okumalarım/araştırmalarım ve oradaki halkın aktardığı bilgilerden yola çıkarak anlatmaya çalışacağım.

Hindistan ve Pakistan bağımsızlıklarını kazandıktan itibaren bu sorun baş göstermiştir. Keşmir halkının büyük çoğunluğunun (%90 civarı deniliyor) Müslüman olması dolasıyla Pakistan’a verilmesi istenmiş, Hindistan ise Keşmir Mihracesi’nin Hindistan topraklarıyla birleşme kararından dolayı Keşmir topraklarında hak iddia etmiştir.

Bugün Keşmir bölgesinin %30’u Pakistan’a (Azad Keşmir), %70’i ise Hindistan’a (Cammu Keşmir) ait. Hatta Keşmir bölgesinin az bir kısmı da Çin’e ait.

Keşmir sorunu Pakistan ve Hindistan arasında savaş sebebi dahi olmuş. Keşmir halkının çoğunluğunun Müslüman olmasına rağmen, bu sorunun çözülememesindeki en büyük etken, Keşmir’deki ayrılıkçı hareketler ve Pakistan’la birleşme talepleri için Pakistan’ı suçlayan Hindistan’ın reddedici tavrıdır. Keşmir halkının bir kısmı Pakistan’la birleşmek isterken, bir kısmının bağımsızlığı istemeleri, Keşmir halkını bu sorunun çözülmesinde ayrılığa itmektedir. Hindistan ise tam bir dikta rejimi kurarak, elinde bulundurduğu Keşmir topraklarında Keşmir halkına söz hakkı tanımamaktadır ve baskı uygulamaktadır.

Keşmir sorunun da etkisi ile iki ülke de birbiri ile nükleer silah yarışında. Soğuk Savaş döneminde Hindistan’ın Sovyetler Birliği’ne yakın olması, Pakistan’ı ABD’ye yaklaştırdı. Yani Keşmir sorunu iki ülkenin dış politikasına da yön vermiştir.

Bu sorunun çözümü için Pakistan-Hindistan savaşlarından sonra Birleşmiş Milletler Keşmir bölgesinde referandum yapılması gerektiğini belirtmesine rağmen, Hindistan buna yanaşmadı. Hâlâ da yanaşmamaktadır.

Cemaat-i İslami’yi ziyaretimizde, bu sorunun nasıl çözüme kavuşabileceğini sormuştum. Aldığım cevap şuydu: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi bölgeye heyet gönderecek, oradaki halkın isteklerini soracak. Daha sonra ise Pakistan ve Hindistan ile görüşerek bir çözüm yolu belirlenecek. En güzel çözüm ise bölgede referandum yapılmasıdır.